31 Ocak 2011 Pazartesi
Milliyet'te daha önce çıkan röportaj...
Yönetmen Müjde Arslan’ın halası, 30 yıl önce amcasının oğluna kuma olarak verilmiş. Yediği dayaklar ve çektiği eziyet yüzünden artık ruh sağlığı yerinde değil ve yatalak. Bu hikaye, Arslan’ın “Ölüm Elbisesi: Kumalık” belgeseline ilham verdi
10 Nisan 2009
Yorum YazArkadaşına gönderSitene EkleYazdırPaylaş
ELİF BERKÖZ ÜNYAYelif.berkoz@milliyet.com.tr
Emine’nin güzelliği köyde dillere destan. 16’sına basmadan amcaoğluna kuma veriliyor. Bugünün parasıyla 200 bin TL’lik başlık parası karşılığında... Emine’nin bu kadar erken yaşta kuma gitmesinin nedeni abisinin ikinci kez evlenmek istemesi. Emine “satılınca” abisine de ikinci eş için gereken başlık parası bulunuyor. Emine gördüğü şiddet sonucunda aklını kaçırıyor. Aldığı ilaçlarla yatağa mahkum oluyor.
Yıllar önce Mardin’in Kızıltepe ilçesinde geçen bu hikaye genç yönetmen Müjde Arslan’ın belgeseline ilham kaynağı oluyor. Arslan halası Emine’nin öyküsünden yola çıkarak çektiği “Kirasê Mirinê: Hewîtî / Ölüm Elbisesi: Kumalık”ta Emine’nin yanı sıra altı kuma daha var.
Kadınlar, 28. Uluslararası İstanbul Film Festivali kapsamında 15 Nisan saat 19.00’da Pera Müzesi’nde gösterilecek belgeselde rol yapmıyor, kendi kumalık öykülerini anlatıyor.
Çocukluğunuzda halanızla ilgili aklınıza gelen ilk kare hangisi?
Gece yarısı dayaktan morarmış gözlerle, üstü başı kan içinde kocasının evinden babasının, yani dedemin evine geliyor. Bir keresinde dayaktan kolu kırılmıştı. Bir süre sonra kocasının evine gönderiliyordu. Halam, amcasının oğluna ikinci eş olarak gitmeyi hayatı boyunca kabul etmedi. Bu yüzden şiddet gördü. Bir de anılarımda o hep hamile. 10 yılda altı çocuk doğurdu.
Şimdiyse sanki bir bebek. Konuşmuyor, tepki vermiyor. Defalarca kafasına darbe aldı, içtiği ilaçlar ve yaşadıklarının da etkisiyle bu hale geldi.
“Babam, annemi alabilsin diye dedem halamı kuma verdi”
Siz bu filmin hem yönetmenisiniz hem de hikayenin tam göbeğindesiniz. Belgeselde Emine’nin başına gelenlerin sorumlusu olarak babanızın ikinci kez evlenmek istemesi gösteriliyor.
Babam ilk karısını kaybediyor. İlk eşe verilen başlık parası o kadar yüksek ki ikinci eş için ödenecek başlık parası kalmıyor. İkinci karısıyla yani annemle evlenebilsin diye Emine kuzenine kuma gidiyor.
Hikayede bir suçlu aranacaksa eğer onlar sizin babanız, dedeniz, amcanız yani akrabalarınız. Kurban yine bir akrabanız, halanız. Bu kadar kişisel bir öyküyü anlatmakta sakınca görmediniz mi?
Benim için çekmesi kolay bir film değildi. Başkasına anlatılması çok zor bir öykü bu. Çok yakın arkadaşlarım bile bilmez halamın kuma olduğunu, sonra aklını yitirdiğini... Benim tüm derdim oradaki kadınların hikayelerini anlatabilmekti. Bir dil arıyordum. Herkesin kör, sağır, dilsiz olduğu bir yerden gelmiştim ve bir şey söylemeliydim. Sinema bana aracı oldu. İstediğim kadar üniversite okumuş olayım, İstanbul’da yaşayayım, Kızıltepe’deki kadınların yaşadıkları beni de bağlıyordu.
“Eniştem kendini korumak için ‘Emine’nin hastalığı genetik’ dedi”
Halanıza şiddet uyguladığını söylediğiniz enişteniz belgeselde “Evimizin işi çoktu, çok misafirimiz oluyordu, bu yüzden kuma getirdim Emine’yi” diyor. Yatalak halde yatan halınıza “Emine yeni bir karı getireyim mi?” diye soruyor. Belgeseli izlerken şunu merak ettim: Müjde Arslan o çekimde sinirlerine nasıl hakim oldu?
Halamla ilgili bölümleri kameraya almak benim için çok travmatik bir durumdu. Eniştem kendini savundu, Emine’nin aklını yitirmesin nedeninin genetik olduğunu söyledi. Halbuki öyle bir şey yok. “Senin babanı evlendirmek için Emine’yi aldık. Bir sürü de para verdik” dedi bana. Kontrollü davrandım, soğukkanlıydım... Kendime şunu tekrarlayıp durdum: “Oraya ailemle hesaplaşmaya değil, belgesel çekmeye gittim.”
Sizi dedenizin ve nenenizin büyüttüğünü söylüyorsunuz. Köye gidip ailenizin kirli çamaşırlarını ortalığa dökmenizi nasıl karşıladılar?
Dedem kumalık hakkında bir film çektiğimi öğrenir öğrenmez kapıya dayandı. Dayımda kalıyorduk. “Bugün buradan gideceksiniz. Köyde film çekmeyeceksin” diye bağırdı. Zaten köyde bir röportajım daha kalmıştı. Onu yapıp diğer köylerdeki kumaların hikayelerini dinlemek için yola çıktık.
Köyünüzde, ailenizde kumalık çok yaygın. 29 yaşında 10 çocuklu bir kuma olabilecekken şimdi sinema üzerine yüksek lisans yapan bir yönetmensiniz. Siz nasıl kurtuldunuz kuma olma ihtimalinden?
Beni çok sevdiğim nenem ve dedem büyüttü. İlkokulu bitirdikten sonra dedem “Bana okumayacaksın” dedi. Bir yıl evde oturdum. Onu protesto ettim. Yemek yemiyordum. İğne ipliğe döndüm.
Dayım siyasi tutukluydu, 1991 genel affıyla cezaevinden çıktı. Siyasi tutuklu olduğu için ailede bir ağırlığı vardı. Dedemi ikna etti. Sonra üniversiteyi kazandım. Dedemin tek şartı vardı, öğretmen olacaktım ve Diyarbakır’da okuyacaktım. Böylece evlendirildiğimde yarım gün çalışacak, yarım gün çocuklarıma bakabilecektim. Dicle Üniversitesi’nde biyoloji okudum. Sonra Diyarbakır’da gazetecilik yaparken İstanbul’a 15 günlük bir kurs için geldim ve burada kaldım.
“İlk eş evin aşçısı, ikinci eş gözdesi”
Filmin adı nereden geliyor?
Bu filmin adını kuma kadınlar koydu. Kumalıktan bahsederken, “Kumalık ölüm elbisesini giymektir. Kuma olduktan sonra artık yaşayan bir ölüsünüzdür” diyorlar. Kimisi o elbiseyi giymekle kalmıyor, kendini asıyor da. İntihar kumalar arasında çok yaygın.
Kumalar arasında bir rekabet ortamı da var, değil mi?
Evet, düşmanlık da var. Çünkü koca, eşi bebeğini doğuralı daha 40 gün olmamışken, ilk eşinin üstüne kuma getiriyor. Birbirleriyle iyi anlaşan kumaların yaşı 50’yi geçmiş. Cinsellik bitince düşmanlık da ortadan kalkıyor.
Büyük eşe evin fırıncısı, aşçısı deniyor. Yemeği, mutfak işlerini o yapıyor. Tandıra gidiyor, süt sağıyor... İkinci eş yani kuma için evin hanımı nitelendirilmesi yapılıyor. İlk eş için kaldırılması zor bir durum tabii bu. Sonradan gelenin daha çok sözü geçiyor çünkü erkeğin yeni gözdesi o oluyor.
Belgeselde erkeklere “Neden kuma alıyorsunuz?” diye sorduğunuzda bahaneleri çok...
Şeriata göre dörde kadar hakkımız var diyen de var. Kadınlar kocasız kalırsa kötü yola düşebilir de. Bir diğer bahane erkeğin canı çekerse başka yere gitmesin, evde ikinci bir kadın olsun. Ayrıca “Çocuklar doğdukça Müslümanlık çoğalsın” da diyorlar.
Kumalığın kendilerine bir hak gibi sunulduğunu düşünüyorlar. Bunu biraz pişkince, biraz arsızca kullanıyorlar.
24 Ocak 2011 Pazartesi
Derhêner Arslan: Sînemaya kurdî dînamîkên xwe afirandin
Stenbol, 18 Rêbendan (AKnews) – Li Tirkiyeyê, derhênera kurd Mizgîn Arslan got, sînemaya kurdî jî wek çarenûsa kurdan, bi salên dirêj têkoşîna jiyînê daye û niha êdî dînamîkên xwe afirandine.
Arslan destnîşankir ku, sînemaya kurdî, di nava sînemaya welatên ku kurd lê dijîn de, xwedî dîrokeke veşartiye. Arslan derbarî xebata xwe û duh û îroya sînemaya kurdî de pirsên AKnewsê bersivandin.
Çîroka we ya sînemayê çawa dest pê kir? We çi xebat heta niha kirin?
Di sala 2006 de min yekemîn kurtefîlma xwe ya bi navê “Son Oyun (Lîstika Dawî)” kişand. Wê fîlmê pir xelat girtin û wêrekî da min û bû sebeb ku di Zanîngeha Marmarayê de, ser sînemayê master bikim. Pişt re hin fîlmên din min kişandin, pirtûkên derbarî sinemayê de min berhev kirin, nivîsandin. Ji van pirtûkan yek jî; “Sînemaya Kurdî: Bêwelatî, Sînor û Mirin” e.
Pêwendiya kurdan bi sînemayê re çawa çêbû:
Fîlma yekemîn, “Zarê” ye û di sala 1926 de li Ermenistanê ji hêla Hamo Beknazaryan (bi xwe ermenî ye) ve hatiye kişandin. Tevahî li gundên kurdan derbas dibe û li Elegezê hatiye kişandin. Piştî 80 salan, li Elegezê vê carê Huner Salîm, fîlma Votka Lîmonê dikşîne.
Hûn niha sînemaya kurdî çawa dibînin?
Êdî navê sînemaya kurdî hatiye danîn û ev yek girîng bû. Di sala 1991 û 92 de, Nizamettin Ariç bi navê “Kilamek Ji bo Beko” kişand, çêkerê kurd Senar Turgut jî “Xecê û Siyabend” kişand û ev di sînemaya kurdî de bûn xala werçerxê. Di sala 2000 de fîlma “Dema Hespên Serxweş” a Behman Qubadî di Festîvala Cannesê de “Kameraya Zêrîn” jî di nav de sê xelat girtin û ev yek hem wêneya sînemaya kurdî û hem jî resmiyeta wê bû.
Di nava sînemeya Tirkiyeyê de kurd hene. Yilmaz Guney û Atif Yilmaz ji vana ne... Di gelek fîlman de motîfên kurdî hene, karakterên kurd hene, bi tirkî daxivin lê tê zanîn ku kurd in. Di nava sînemeya Tirkiyeyê de, dîroka sînemaya veşartî a kurdan heye.
Wek navên ku di sînemayê de derketine pêş hûn kî dibînin?
Em dikarin, Qubadî, Hîşam Zaman, Huner Salîm, Şahram Alîdî, Cemil Rustemî, Berî Şalmanî, Celal Conroy, Cano Resebianî bilêv bikin. Her yek, li devereke cihê yên cihanê dijîn. Navên van hemû derhêneran piştî 2000ê hate bihîstin. Di hemuyan de em tesîrên sînemaya welatên ku lê dijîn dibînin. Di sînemaya kurdî de karektera mirovên kurd heye. Tiştên ku gelê kurd dixwaze bibihîze hene: Şêwezara jiyanê, êş û şîn hene. Zeîfiya wan, jiyana gundan û ya bi sînoran parçekirî, jiyana bi mirinê re, li herêmen asê û çiyayî jiyîn... Di warê siyasî de jî bêwelatî, bênasnameyî û tenyabûn...
Bi ya we, bo ku ji fîlmek re “sînemaya kurdî” bête gotin, divê çi taybetmendiyên wê hebin?
Krîtera yekemîn, neteweya derhêner e. Bo sînemaya kurdî jî divê derhêner kurd be. Her wiha divê derhêner di heman demê de zanebûna vê de be. Her wiha divê çîroka kurdan vebêje û fîlm bi xwe jî bi kurdî be. Fîlmên ku çêkerên wan kurd in jî wek fîlmên kurdî divê bên qebûlkirin.
Bi ya we di sînemaya Tirkiyeyê de, rewşa kurdan çawa tê nîşandayîn?
Sînemaya Tirkiyeyê, di asîmîlasyona kurdan de roleke mezin lîstiye. Kurd xerîbê xwe û neyarê xwe bi xwe kirine. Nîmûneyên ku nîşan dane, qibe, nebedew û saxek in. Her kurdek ku bi temaşekirina van fîlman mezin bûye, xwestiye ji kurdbûna xwe bireve. Divê êdî ev tundî jî bidawî were. Nîşandayîna kurdan bi piranî di meseleyên namûsê de, berdêl û xwîndariyê de cih digre. Ev yek hê jî didome.
Piraniya derhênerên kurd, di sirgunê de dijîn. Gelo ev yek ser sinemaya kurdî çawa tesîr dike?
Belê, wek sînemeya Filistîn û ya Ermeniyan. Piraniya derhêner û çêkerên kurd li sirgunê dijîn. Hevpeyvîneke Qubadî, par di Mihrîcana Fîlman a Cannesê de hate weşandin û destnîşan kiribû ku, ew êdî nikare vegere Îranê û hemû malê wî ji baholekê pêk tê. Ev gotinên Qubadî, kurteya sînemaya kurdî ye. Ev derhênerê sînemayê yê bêwelat, di wê baholê de dîrokên ji dil û xemgînî, trajedî, kultur, dîrok, muzîk û meselokan digerîne.
Zextên hemberî sînemaya kurdî yên demên dawî jî di bîra kurdan de ye...
Fîlma “Xecê û Siyabend” ku ji hêla çêker, karsazê kurd Senar Turgut ve hatiye kişandin, ji van yek e. Fîlmê tu carî di sinemayan de şansê nîşandayînê nedî û di dema kişandina fîlmê de jî Turgut li Wanê hate binçavkirin û êşkenceyên giran lê hatin kirin. Yanê fîlm hate sirgunkirin... Fîlmeke dîtir jî “Kilamek ji bo Beko” ya Nizamettin Ariç ku li Almanyayê çêkiribû ye. Fîlm, bi qazancên ku li Almanyayê hatine kirin, li Ermenistanê hate kişandin. Lê tu car li bajarên kurdan, şansê nîşandayînê nedît.
MIZGÎN ARSLAN / PORTRE
Di sala 1981 de li Mêrdînê hate dinê. Biyolojî xwend û rojnamevantî kir. Di Zanîngeha Marmara Fakulteya Ragihandin Beşa Sînemayê de master kir. Pirtûkên wê yên bi navê “Sînemaya Kurdî: Bêwelatî, Sînor û Mirin” û “Rejisor: Atif Yilmaz” û “Av, Mirin û Rêwîtî: Yeşim Ustaoglu” ji hêla Weşanxaneya Agora ve hatin weşandin. Di sala 2006 de fîlma xwe ya yekem “Lîstika Dawî” kişand û di sala 2008 de jî belgefîlma “Kirasê Mirinê: Hewîtî” kişand û fîlmê di mihrîcanên navneteweyî de xelat girtin. Arslan niha amadekariya kişandina fîlma metraj dirêj ya bi navê “Mezelê Wenda” dike.
19 Ocak 2011 Çarşamba
23 Aralık 2010 Perşembe
Kürt Sineması üzerine söyleşi - 25 Aralık'ta saat 14.30'da
28 Kasım 2010 Pazar
"Acıları Hissederken Ortaklaşmak"
Kısa filmi ‘Son Oyun’ ile birçok ödül alan Müjde Arslan, bu kez doğduğu topraklara çevirdi kamerasının yönünü..
Arslan’ın Mardin’de çektiği ‘Ölüm Elbisesi: Kumalık’ adlı belgesel, zulm gören, itilip kalkılan, hor görülen kadınlığın dokunulmaz erkeklik karşısındaki yenilgisini, kumalık adlı can sıkıcı ve can yakıcı geleneğin kadınları nasıl ‘öldürdüğünü’, halası Emine ve diğer kuma giden kadınların yaşam öyküleri üzerinden anlatıldı.
Mardin Eğitim Sen İşçi Atölyesi çalışanlarının yaptıkları açıklamaya göre ;
''
Eğitim-Sen Mardin Şubemizin ''İşçi Filmleri Günleri Atölyesi''nin mutfağında,''ÖLÜM ELBİSESİ: KUMALIK" belgeselinin 23.11.2010 akşamı seyri üretiminde: KADINA yönelik şiddettin bir kaç oturumda ifade edilemeyeceğini, klasörlerce film, belgesel veya röportajın yeterli olamayacağının bilinceydik hepimiz. Elbette ''kuma'' olgusunun bir tarihçesi, sosyolojik seyri ve gerçeğini toplumumuzdaki ön yargılardan arındırarak; kimine göre ''Doğunun sorunu'' kimine göre de '' Kürt Geleneği'' deyip bu işin içinden kolayca sıyrılmanın kolay olmadığının mücadelesini vermek, Eğitim-Sen Mardin Şubesi ''İşçi Filmleri Günleri Atölyesi'' emekçilerine, örgütlü kadın hareketlerine ve tüm duyarlı halklarımıza kalmıştır.
Kadına yönelik şiddetin en acısı ve en ölümcülü olan çok eşliliğin (Kumalığın) tarihçesinde dünyanın bütün kavim ve ulusların kadınları bu şiddete maruz kalmıştır. Çinliler, Hintliler, Yunanlılar(Spartalılar, Atinalılar)Babiller, Asurlular, Persler, Medler, Araplar, Fravunlar, Asyalılar, Avrupalılar ve Afrikalı kadınlar hep bu şiddetten etkilenmiş hala bu işkencelerden kurtulamayan kadınlar vardır. Birçok Afrika ülkesini, ülkemizin bu sorunuyla karşılaştırmak doğru sayılamayacağı gibi ülkemizin, gelişmiş Avrupa ülkeleriyle de karşılaştırmak bir o kadar gerçekçi olmayacaktır.
Türkçede ''KUMA'', Kürtçede '' KİRASÊ MİRİNÊ: HEWÎTΔ, Arapçada ''DIRRA'', Süryanicede ''YABİMTHO'' gibi sözcüklerle anlamlar yüklenmiş, hiç kimseye layık görmediği isimler vermiş halklarımız...
Süryani halk ozanı Miğail Kırılmaz'ın,kuma (Dırra) ile ilgili Süryani-Arap kültürlerinin bir bileşkesi olan tepkilerini:
VIDDIRRA DIRRA DIRRA!.. ''Vıddırra dırra dırra !..hiyyé eşked mırra / Killitkin kulu méi hede amrallah ?
Martıl icdidé eğedle sévir / Martıl atéké tımşi vıdzévır;
Martıl icdidé sevet ırok / Martıl atéké hélefit modzok.
Martıl icdidé sevet gbébet / Martıl atéké kémitlu fişşébet !.. ''
Miğail Kırılmaz'ın Arapça şarkısını derleyen Zekiye Dayar’ın kaleminden bu şarkı için: eve gelen KUMA için, hanımın tavırlarını BÖYLESİ MİZAHLA kim tasvir edebilirdi ki? Elbette bu trajediyi defalarca düğünlerde dinler, müziğiyle eğlenirdik. Geriye dönerek baktığımızda Halk Ozan’ımızın bizleri nasıl da SEANSA ALIP, TEDAVİ ETMEYE ÇALIŞTIĞINI anlardık…
Süryani Halk Ozanı'mızın mısralarındaki KUMA ŞARKISININ anlamına gelince : ''Kuma !.. kuma !..kendi ne kadar acı / Hepiniz benimle söyleyin Allah'ın emri mi ?
Yeni karısına bilezik aldı /Eski karısının kaşları çatıldı.
Yeni karısı ırok yaptı / Eski karısı '' Tatmam'' diye yemin etti.
Yeni karısı haşlanmış köfte yaptı / Eski karısı yanan odunla saldırdı ''
Sayfalarca NEDEN yazmaya kalkarsak eğer, bu olgunun acısını Miğail Kırılmaz Ozanımız gibi hissettirecek, ezberimizi bozup eğlendirirken düşündürecek BİR SİSTEM bilir misiniz?
İpekyolu Haber Servisi- www.ipekyolugazete.com
20 Kasım 2010 Cumartesi
Kerem Akça'nın Yeşim Ustaoğlu kitabı üzerine yazısı bugün Habertürk'te...
20 Kasım 2010 Cumartesi, 10:11:57
20 yılı aşkın kariyeriyle başarısını kanıtlasa da bir türlü bir sinema kitabına konu olamamıştı Yeşim Ustaoğlu. Neyse ki bu durum Mizgin Müjde Aslan’ın gözüne batmış ve bize ‘Yeşim Ustaoğlu: Su, Ölüm ve Yolculuk’un sunulmasını sağlamış. Böylelikle yönetmenin auteur olup olmadığı gerçeğini sorgulayan kapsamlı bir çalışmayla yüzleşiyoruz. Ülkemizde sinema kitabı üretiminin azlığına karşı duruşuyla Agora Kitaplığı, elbette bu tez niteliğindeki çalışmanın basılması için en doğru yer. Dileriz daha önce ustalara da yer veren Agora, sinema dizisine emin adımlarla devam eder. ‘Yeşim Ustaoğlu: Su, Ölüm ve Yolculuk’ gibi aranan kitaplara destek olur ve kültür-sanat alanına desteğini sürdürür.
Meslektaşım Mizgin Müjde Arslan’ın ilk bireysel kitabı ‘Yeşim Ustaoğlu: Su, Ölüm ve Yolculuk’, Türk sinemasının son 20 yılına damga vurmuş bir figürün, Yeşim Ustaoğlu’nun kariyerini mercek altına alıyor.
Sinema ve kültür-sanata duyarlı bir kitapevi: Agora
Daha önce Stanley Kubrick, Charlie Chaplin, Ertem Eğilmez, Krzysztof Kieslowski, Federico Fellini, Dziga Vertov, Jim Jarmusch, Theo Angelopoulos, Yılmaz Güney, Lars Von Trier, Ken Loach gibi ustaların sinema kitaplarını çıkaran Agora Kitaplığı böylece ‘sinema dizisi’ne yeni bir halka ekleme olanağı yakalıyor.
Ülkemizde sanat ve sinema alanında basılan kitap sayısının azlığından ötürü bu kitapevinin duruşunu takdir etmek ve münferit akımlar ile konularla birlikte 30’u bulan arşivini desteklemek boynumuzun borcu.
Akademik çalışma niteliğinde bir kitap
Kitabın ise sadece Yeşim Ustaoğlu’nun hayat hikayesi ve filmografisine odaklanmaktan daha farklı bir işlev gördüğünü söyleyebiliriz. Öyle ki bir sinema yazarı güdüsüyle olaya yaklaşan Aslan, tez çalışması ya da akademik çalışma tanımlarıyla anabileceğimiz bir işe imza atmış. Bunun sonucunda yönetmenin dört uzun metraj, dört kısa metraj, bir de belgesel içeren filmografisinden ‘Yeşim Ustaoğlu auter mü?’ sorunsalına uzanmış.
Aslında bu soruya, ilk cevap olarak ‘dört uzun metraj filmle ulaşmak zor’ yorumu yapılabilir. Ancak böyle bir kanun da yok. Kariyerinin ilk bölümünde nasıl bir filmografi izleyeceğini belirleyen birçok yönetmen var öyle ki. Ancak ‘auteur’ dediğimiz yani bir yönetmenin her filmine aynı temalar, görsel estetik ve daha nice şeyle yaklaşması meselesi, kanımca Yeşim Ustaoğlu için beklenmesi gereken bir süreç. Fakat Aslan’ın bütün öne sürdüğü şeylere, özellikle minimalist duruş ile kimlik ve aidiyet gibi temalar açısından katıldığımı söylemeliyim.
En önemli kadın yönetmenimiz
Zaten kitabın beş bölüme ayrılıp (giriş, auteur kuramına bakış, Ustaoğlu biyografisi, filmler üzerinden auteur kuramına bakış ve sonuç) böylesi detaylı bir inceleme sunması karşısında boynumuz kıldan ince. Bunlara filmografi ve röportajın da eklendiğini unutmayalım tabii. Böylece saygı durmaktan başka çaremiz kalmıyor.
Hemen ekleyelim Ustaoğlu, Nuri Bilge Ceylan, Zeki Demirkubuz, Reha Erdem, Derviş Zaim gibi isimlerle birlikte sinemaya 90’ların yeni kuşak Türk sinemasına dahil olsa da bunların arasında en az ele alınanıdır. Halbuki aynı dönemde çıktığı Tomris Giritlioğlu ve Handan İpekçi’nin üzerinde yer alan, en önemli kadın yönetmenimizdir kendisi. Bu sebeple de böylesi bir kitabın raflara girmesi şarttı. Üzerine ustalıklı bir inceleme eklenmesi de tuzu biberi olmuş.
18 Kasım 2010 Perşembe
BASK İZLENİMLERİM 2. BÖLÜM
Kürt ve Bask kardeşliği: Dağlara aşık iki halk / İzlenim
BİLBAO - Pasaia’ya geldim sonunda… Sırtını dağlara, yüzünü denize vermiş şirin bir Bask köyü Pasaia… Denize açılan bir kanal köyü ikiye bölüyor: Pasaia Donibane ve Pasaia San Pedro… Pasaia Donibane’de Bask Yazarlar Birliği’nin evi, Hugoenea’da kalıyorum… Burası yazarlar için bir yazı kampı; Katalan, Bask, Kürt yazarlar için… Türkiye’den başvurulara açık ancak sadece Kürtler gelebilir… Asimilasyon ve baskı altında olan dil gruplarından yazarlara kapıları açık… Burası Urtzi’nin önerisi… İstanbul’da senaryoyu yazmaya çalıştığım ama sadece sıkıntısını yaşadığım günlerde yazıştığımızda senaryonun iyi gitmediğini, İstanbul’da yazamadığımı yazmıştım. O da bana, “Neden senaryonu Bask ülkesinde yazmıyorsun?” başlıklı bir mail attı, altına şu an kaldığım bu evin fotoğrafının olduğu bir link göndermişti…
Pasaia Bask ülkesinin en politik, en radikal köyü: Köyün tüm duvarlarında “Bask ülkesine özgürlük”, “Bağımsızlık”, Batasuna’yı ve ETA’yı destekleyen yazılar yazılı...
Burası kano yapma yeri aynı zamanda; Fransa’dan her taraftan insanlar bunun için buraya geliyorlar. Kano yapanların ritmik hareketleri müthiş bir görsellik sağlıyor…
İlk geldiğim gün bir şeyler almak için bakkala gitmeye karar verdim… Aşağı indim, önce kanalın denizle buluştuğu yere doğru yürüdüm, bir süre sonra orası bitti ve herhangi bir bakkal/market görmedim. Tekrar kaldığım evin önündeki meydana geldim ve bu esnada çok tatlı bir Basklı kadınla karşılaştım. Tek kelime İngilizce bilmiyordu, ona diş macununu anlatmam gerekiyordu. Sessiz sinema oyunu gibiydi durumumuz… Önce dişlerimi gösterip fırçalar gibi yaptım, sonra saçımı yıkar gibi, sonra cebimdeki paraları gösterip, alış-verişi tarif etmeye çalıştım, ne yapsam gülüyor başka bir şey söylüyor ama beni anlamıyordu. Belki de anlıyordu, ben onu anlamıyordum. Onun yaşlarında (ikisi de 60’lı yaşlarındaydı) bir adam geçiyordu yanımızdan, adamı durdurup bir şeyler konuştular hakkımda, sonra ikisi beraber bir şeyler anlatmaya çalıştılar. Adam bankayı sorduğumu sandı. Sonra saçlarımı yıkar gibi yaptım ellerimle. Kadın bunun üzerine “Şampuuu” diye bağırdı, çok da sevindi. Sonra cebimdeki bozuk paraları gösterdim ve iki elimle nerede, nasıl manasında bir işaret yaptım. İlerisini gösterdi bana ama beni bir şey için uyardı, eliyle 5’i gösterdi. Ne olduğunu anlamam için ilerisine gitmem marketi bulmam gerekiyordu. Marketi buldum ama kapalıydı. Yan taraftaki cafe/bara neden kapalı diye sordum İngilizce. Kimse bir şey anlamadı, bana onlar da elleriyle ‘5’i gösterdiler. Demek saat 5’te kapanıyormuş dedim kendime. Saat ne çabuk 5 oldu diye düşündüm. Eve döndüm, saat henüz 3’tü… Sanırım üç saat sonra saat 6’da jeton düştü. Siesta saatlerinde uyuduklarını hatırladım, çalışmadıklarını… 5 diye ısrarla gösterdikleri açılış saatiydi marketin. Hazırlandım ve çıktım.
Markette yumurtayı anlatmam için yumurtayı kırıp tavaya döküşü tarif etmem, oynamam gerekti, marketi işleten kadın hemen anladı. Tavuk alıyor olsaydım tavuğu canlandırmam gerekecekti…
İstanbul’dan haberler yine kötü… Bir sanat galerisinin açılışına saldırmış bir grup, dışarıda içki içilmesine karşı olarak… Davetlileri pataklamışlar, birkaçı hastaneye kaldırılmış. Bir cemaat işi bu… Türkiye’de çok kötü şeylere gebe olacak bir dönemeç noktası… Sokak ortası linç bu… Ne olacak şimdi? Herkes birbirine mi saldıracak?
Pasaia’da bir haftam oldu geleli… Birkaç yeni kelime öğrendim, günlerdir neredeyse hiç konuşmadım. Ara sıra sesimi duymak için ıslık çalıyorum. Pasaia’da neredeyse her evin balkonunda pembe flamalar var. "Superturik Ez!", "Gudari, Egona 2010", "Euskal Preso Eta Ihesleriak, Etxera" yazıyor, ne yazdığını Urtzi’ye maille yazdım, şimdilik dek tanıştığım ve İngilizce bilen tek Basklı Urtzi ne de olsa…
Güzel bir yürüyüş yolu falezlere doğru; deniz ve dağ arasında ince bir yol… Yolun sonunda kanalın denize yerinde bir kafe var. Garson kızla artık tanışıyoruz. İsmi Olatz. Pasaia’ya da tanıştığım ikinci kişi ve ikisinin adı da Olatz. Her gün yaptığım gibi oraya yürüyüp bir süre oturdum. Yüksek ve dehşete düşüren gemi sesiyle irkildim. Kano yapan iki kişi devasa bir yük gemisinden kaçmaya çalışıyordu, yük gemisinin iki tarafında iki küçük gemi (küçük gemiler bile İstanbul’daki vapurlar kadardı) tarafından çekiliyordu. Yük gemisinin içi kütük doluydu. Kano yapan gençler (biri erkek bir kadın bir çift olmalıydılar) hızla kenara çekildiler. Denizde damla gibiydiler kanocular, dev geminin yanında… Pasaia’nın tartışmalı bir mevzusu var tam da bu konuyla bağlantılı… Balkonlarda gördüğüm pembe flamada yazan “Superporturik ez!” bunu anlatıyor. Bu ‘süper limana hayır’ demek…
Bu slogan, Pasaia’yı deniz ve dağlarından ayırmaya çalışan bir projeye karşı geliştirilmiş tepkileri içeriyor… Pasaia’ya dev bir liman yapılması planlanıyor. Bu Pasaia’nın doğasının ve tarihi yapısının özetle Pasaia’nın yok olması demek. Urtzi’den gelen yanıta göre, Bask ülkesinde iki büyük liman var, birisi Bilbao’da, diğeri Bask’ın Fransa tarafında kalan Baiona şehrinde… Bask ülkesinin üçüncü bir limana, hele dev bir limana ihtiyacı yok ancak ülke değil bölgesel olarak bu kararlar alınıyor. Şimdi Pasaialılar tüm balkon ve pencerelerine “Superporturik ez!” (Süper Liman’a hayır) flamaları asarak yer yer eylemler gerçekleştirerek, buna karşı tepkilerini dile getiriyor.
“Gudari Eguna 2010” şunu söylüyor: Gudari, ‘guda’ savaş demek, Gudari Bask savaşçılarını işaretliyor. Gudari ilk olarak 1936-1937 yılındaki iç savaşta kullanılmış Bask savaşçı ve militanları için. “Gudari Eguna” ise “Bask Savaşçılarının Günü” demek. 27 Eylül, yani geçen pazartesi günü, iki gün önce Franco tarafından öldürülen iki ETA üyesi Txiki ve Otaegi’nin yıldönümüydü. Franco’nun öldürttüğü son kişilerdi. Franco 20 Kasım 1975’te öldü.
27 Eylül’de anmaları yapılan bu iki kişiden Otaegi Basklıydı ancak Txiki (gerçek adı Jon Paredes Manot) Güney İspanya’da doğmuştu ve Bask ülkesine çocukken göçmen olarak gelmişti. Franco ‘kaynaşma’ için birçok İspanyol aileyi Bask ülkesine zorunlu olarak göç ettirdi, Bask ülkesini İspanyol yapmak için… Ancak bu ailelerin bir kısmı gerçekten kaynaştılar Bask ülkesiyle ve Bask mücadelesine katkı sundular. ETA’ya katıldılar. Txiki onlardan biriydi.
Josu’nun da Urtzi’nin de anneleri de göçen bu ailelerden. Urtzi’nin annesi İspanyol kökenli olmasına rağmen Bask dili öğretmenliği yapacak kadar Basklı bugün…
Bir diğer afiş: Euskal Preso eta Iheslariak Etxera”… “Bask Tutuklu ve Sürgünleri Evlerine” anlamına geliyor. Bu flama en sık görülenlerden bir tanesi. Ayrıca bir kalbi andıran bir haritada okla iki bölüme ayrılmış Bask ülkesinin bayrağı da çok sık görülüyor. Altında da, “Bask militanları eve dönsün,” yazıyor.
Pasaia’da bugün yarım saatlerde çaldığı gibi tek ya da saat başı, saat sayısı kadar değil, birçok kez çaldı çanlar. Pasaia’da biri öldü. Pasaia’lılar çoğunlukla yaşlılardan oluşan sakinleri, kilisenin etrafında toplandılar.
2 Ekim… Bugün Bask’ta eylem günüydü… Indepedentzia (Bağımsızlık)… Bugün on binler hep bir ağızdan bunu bağırdılar; İn-de-pe-dent-zia… Urtzi’nin çalıştığı küçük televizyonun kameramanı hasta olduğu için gösterinin çekimlerini ikimiz yaptık. Alana vardığımızda, henüz çok büyük bir kalabalık yoktu. Urtzi emin bir şekilde, “Gelecekler” dedi, 15 dakika vardı yürüyüşün başlamasına. Liderler yerini almıştı, tüm Bask partileri katılacaktı. Bask dilinde “Sosyal, Politik ve Sivil Haklar’a Evet” ve “Gösterileri Yasaklamaya Son” yazılı iki büyük pankartında arkasında yürüdüler. İspanya devleti geçen ay içerisinde iki gösteriyi yasaklanmıştı. Bir tanesi ETA’ya yakın olan Batasuna’nın gerçekleştirmek istediği “Adierazi EH” başlıklı gösteriydi. Ayın grubun “İfadeye Özgürlük” başlıklı gösterisi de bir öncekine benzerliği dolayısıyla yasaklanmıştı. Grup yürüyüşe başlamadan “Indepentenzia” (Bağımsızlık) sesleri yükselmeye başladı. Olabilecek en etkili şey binlerce insanın bir ağızdan ‘Bağımsızlık’ diye bağırmasıdır. 50 binin üzerinde insan toplanmıştı, bu Bilbao’nun nüfusu için çok büyük bir rakamdı.İki üç kilometre yol yüründü kalabalıkla, intizam içerisinde.
Bask ülkesini Fransa ve İspanya arasında bir nehir bölüyor; Bidasoa… Bidaso’nın bir tarafı Gipuzkoa İspanya yönetiminde, diğer tarafı Lapurdi Fransız yönetiminde. O nehri geçtik… Resmi sınırlar bir anlam ifade etmiyor Basklılar için…
Sınır, Kürtlerin çok iyi bildiği, hissettiği bir olgu… Sırf o sınırlar yüzünden kaç kişinin öldüğünün haddi hesabı bile yok… “Sarhoş Atlar Zamanı” filminde, kaçakçı İranlı Kürtlerin Irak tarafındaki kendi ülkelerinin içindeki sınırları geçerken ölümle burun buruna yaşamları geliyor aklıma…
Basklar için Ancak Avrupa Birliği süreci Fransa’daki ve İspanya’daki Baskların daha rahat ulaşım sağlamasını yol açmış, Kürtlerin böyle bir imkânı yok, Mardin’den kalkıp Zaho’da öğle yemeği için gitmek şimdilik bir hayal… Geçen sene Mahmur’a gittiğimizde saatlerce sınırda bekletilmiş, sabah 6’da Mardin’den yola koyulmuş, akşam 5’te Zaho’ya varmıştık.
Bask’ın bir diğer önemli temsili Picasso’nun meşhur Guernica tablosuna konu alan, Baskça Gernika şehri… Gernika, Franco’nun iç savaş yıllarında gerçekleştirdiği ve Picasso’nun tablosuna dönüşen katliamıyla biliniyor… Gernika eski küçük bir yerleşim yeri Bask ülkesinde. Bu katliam belleklerde taze duruyor tıpkı Kürtlerin Dersim’i ve Anfal’i gibi…
Bask birçok şey için vazgeçilmez ama en çok Mikel Laboa’nın devrimci marşlarını dinlemek, elmadan yapılmış Sagardoa’sını içmek, yüksek dağlarını, dalgalı denizini seyretmek, bir eyleme gidip ‘independentzia’ diye bağırmak ve sıcak insanlarının dost gözlerine bakıp ‘Kaixo’ (Merhaba) ayrılırken ‘Agur’ (Hoşça kal) demek için bir başka güzel…
Basklar ve Kürtler kardeşler; yasaklanan dilleri, isimleri, sınırlarla bölünen coğrafyaları, dağlara aşkları, talepleri, gördükleri baskıları ve her şeye inat söyledikleri özgürlük şarkılarıyla…