BİA Haber Merkezi
25/10/2009
PKK ilk silahlı eyleme başladığında üç yaşındaydınız? Okul yıllarınız boyunca Türkiye'de savaş vardı. mezun oldunuz, gazetecilik yaptınız, ardından sinema geldi. Siz üretirken bu ülkede faili meçhuller, gözaltında kayıplar, her gün kalkan cenazeler yaşandı. Bu savaş yılları Müjde Arslan'ı nasıl etkiledi? Kişisel hikayenizin neresinde duruyor?
Ben doğduğumda babam adımı Mizgin (Müjde) koymuş; bu aslında o dönemin coşkusunu, hayallerini temsil ediyor; benim yaşımda birçok Kürt gencinin adının Bawer (İnanç), Özgür, Özlem olması tesadüf değil. Babam ben henüz iki aylıkken Suriye'ye geçerek, gerillalara katıldı, onu bir daha da hiç görmedim, bana sadece adımı verdi; 1997 yılında üniversiteye başladığım yıl 'şehit' düştüğü haberini aldık; ona dair çok az şey biliyorum; nenem ve dedem büyüttü, hayatta kalmamı sağladılar; köyde yaşıyorduk ve jandarmalar sürekli köyü basıyordu; kendimizi gizlemeyi tembihledi dedem bize. Nüfus cüzdanımın çıkarılmasıyla adım Müjde oldu; Müjde'yle hiç barışmadım, hep başkasının adını söyler gibi söyledim, hiçbir zaman içselleştirmedim; sanıyorum benim kişisel tarihim, Kürtlerin tarihiyle özdeşlikler taşıyor; babamdan bir kaset gelmişti; o zamanlar iletişim için tek yol buydu; o kasette bana 'bunu yaşayan tek çocuk olmadığımı' ve bunu cesaretle taşımam gerektiğini söylüyordu, gerçekten çok daha acısını yaşayan binlerce annesiz babasız Kürt çocuğuna büyüdükçe şahit oldum.
Şimdi kendi kişisel hikayemden yola çıkarak geride kalan çocukların hikayesini anlatacağım bir senaryo yazıyorum; film dört yerde geçecek: Mardin, Mahmur Kampı, İstanbul ve Erivan.
Aslında tam da savaşla doğduk büyüdük; aile kavramını hiç bilmedik; sayısız aile parçalandı bu sebepten ve cesur olmaktan başka hiçbir şansımız yoktu. Yine de yaşadığımız travmalardan en az hasarla çıkmaya, akıl sağlığımızı korumaya çalışıyoruz. Bugün yeni bir süreç ve bir ütopyaya benzer sahneler yaşanıyor; ben hala çok temkinli ve endişeliyim, henüz tüm bunlardan bir mutluluk yaşamak için erken olduğunu düşünüyorum, zira bilinçlerimiz hala yaralı ve hala binlerce kişi cezaevlerinde ve köylerinden kopmuş, dağılmış aileler, kimsesiz kalmış, Diyarbakır'da hırsızlık yaparak, selpak satarak hayatta kalmaya çalışan binlerce çocuk var.
Yazan ve çeken bir insansınız. Tüm bu yaşananların ürettiklerinize etkileri neler oldu?
Bunlar önce susmama yol açtı; çocukluğum boyunca neredeyse hiç konuşmadım, çabucak büyümek istiyordum; sonra elime bir araç aldım, önce kalem, fotoğraf makinesi, şimdi kamera; hepsi aynı amaca aracılık ediyor; şimdi anlatmak istediğim, kızdığım, öfkelendiğim, haksızlık olarak gördüğüm her şeyi anlatmaya çalışıyorum, bunlar elbette ki Kürt kimliğiyle ezilmekle ilgili öfkeler, kadın olmakla ilgili kendi toplumuma duyduğum öfkeler, doğduğum zamanın karmaşasına duyduğum öfkeler, ülkeme ve dünyada değiştirmek istediklerimle ilgili hikayeler. Sinema, en etkili ve bir o kadar zor olanı sanatlar arasında; zaman zaman yaşadıklarım beni yorgun düşürdüğünde, geçmişim bir rüya olup karşıma çıkıyor...
Bütün bunları düşününce Barış Grubu'nun Habur Sınır Kapısı'ndan Türkiye'ye girmesini nasıl değerlendiriyorsunuz?
O anları izlemek Türkiye'de bunun için mücadele eden herkes için bir düş olmalı. Türkler büyük zorluklar yaşadılar bu süreçte; ama Kürtler bunun daha ağırını yaşadılar. Yeni bir dönem başlıyor yalnız bu dönemin de kendi içinde çok riskli tarafları var. 30 yılda bu yıkım yaşanmışsa bence toparlanması da bir o kadar yılı kapsamayacaktır. Burada sinemacılara, gazetecilere, aydınlara çok iş düşmektedir.
Sizin birçok yaşıtınız savaşa asker ya da gerilla olarak katıldı. Bazıları hayatını kaybetti. Şimdi bu ihtimalin de ortadan kalkma ihtimali gündemde. Neler söyleyebilirsiniz?
Gençlerin ölümünü çok küçük yaşta gördük. Gerilla demek, ölmek demekti; ve insanlar bunu, ölümü göze alarak gittiler; askere gitmek de aynı anlamdaydı; ailemin yarısı askere diğer yarısı gerillaya gitti. Kürt gençleri bu sürede askerlik yapmadılar mı yaptılar, kim kiminle karşı karşıya? Ölen kim, öldüren kim? Kürt ve Türklerin birbirinden ayrılamaz bir tarihleri var; herkes akraba bir kere. Bu yüzden birlikte yaşamak ve belki de dünya halkları için, yoksul insanlar için birlikte mücadele edilmeli: mücadele bir yaşam biçimidir, Kürtlerin hakları ya da Kürt-Türk çatışmasının bitmesiyle sınırlı değildir.
Bu kadar acının ardından barış hakkında konuşmaya başlamamıza dair düşünceleriniz neler?
Biraz burukluk yarattı bende; duygusal bir an; zira tüm yaşananları göz önüne aldığınızda 'bu daha önce neden olmadı' diye düşünüyorsunuz; buna kişisel olarak yaşadıklarımı değil, çok daha acısını yaşadığını bildiğim, okuduğum, birebir şahit olduğum tüm insanlar için söylüyorum, Türkiye'de yaşayan tüm halklar için; çünkü bu savaş Kürt ve Türk'ün savaşı değildi, tüm halklar bundan etkilendiler; yoksul düştüler, yaşamlarını kaybettiler.
Bu süreç Kürt dilini, sanatını, edebiyatını, sinemasını nasıl etkileyecek sizce?
Olumlu açıdan etkileyeceğini şimdiden bile kestirebiliriz; zira Kürt dili üzerine yazılar yazılmaya başlandı; ne kadar köklü ve zengin olduğu konuşuluyor. Kürtçe sinema ülkenin en büyük festivalinde gösterildi; ben üç yıl önce ilk kısa filmimi yaptığımda diyalogsuzdu, hangi dilde konuşacaklarını bilmiyordum; sonraki filmimden itibaren bu hiç tereddütsüz Kürtçe oldu ama bu filmi nerede gösterecektik. Belki bugün yapılan o Kürtçe filmlerin gösterilme olanakları yaratılmış olur; bu da daha çok Kürtçe filmin çekilmesine dönüşecektir. Kürt sanatı ve Kürtler bu ülkeye çok şey katacaklardır, buna inanıyorum.
Müjde Arslan kimdir?
Gazeteci ve yönetmen Müjde Arslan 1981'de Mardin'de doğdu. Öğrencilik yıllarında Dicle Haber Ajansı'nın (DİHA) Diyarbakır şubesinde gazeteciliğe başladı. Ardından kültür ve sanat muhabiri olarak ajansın İstanbul şubesine geçti.
Gündem Gazetesi'ne geçene dek DİHA'da muhabirlik ve editörlük görevini yürüttü. Gündem'de sinema yazıları yazdı, kültür-sanat editörlüğü yaptı.
Aralarında Virgül, Varlık, Edebiyat Eleştiri, Cumhuriyet Pazar ve Mesele'nin de bulunduğu çok sayıda yayında sinema ve edebiyat yazıları yayımlandı.
"Son Oyun" adlı bir kısa film çeken Arslan, yurtiçinde ve dışında çeşitli ödüller aldı. Daha sonra "Nora" adlı bir kısa film ve Londra'da yaşayan Türkiyeli yaşlıların yaşamlarını anlattığı "İkinci Adres" adlı belgeseli yönetti.
Dicle Üniversitesi Biyoloji Bölümü'nde başladığı eğitimini Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Sinema Bölümü'nde devam ediyor.
"Rejisör: Atıf Yılmaz" adlı bir derleme kitabı bulunan Arslan'ın 2009 yapımı "Kirasê Mirinê: Hevîtî" (Ölüm Elbisesi: Kumalık) isimli filmi 28. İstanbul Uluslararası İstanbul Film Festivali'nde prömiyer yaptı.
Sinema çalışmalarına devam eden Arslan, son olarak alanında ilk olan "Kürt Sineması: Yurtsuzluk, Sınır ve Ölüm" (Agora Kitaplığı) adlı bir kitap yayımladı.(BÇ)
17 Şubat 2010 Çarşamba
12 Aralık 2009 Cumartesi
"Tohum"a Boston'dan Mansiyon ödülü

14. Boston Türk Kültür ve Sanat Festivali kapsamında düzenlenen uluslararası belgesel ve kısa film yarışmasında Tohum adlı kısa filmimiz Mansiyon'a değer görüldü.
15 Kasım 2009 Pazar
Aşkın ve acının heykeltraşı, Camille Claudel


Günlerdir rüyamda Camille Claudel'i görüyorum; taşla kavga ederken, Rodin'i izlerken, ağlarken... Günlerdir bilinçaltımda taşıyorum onu. Camille önce filmiyle, sonra biyografisiyle girdi dünyamıza, onu hep sevdim; bir erkeği sevebilecek kadar cesur olduğu için, erkeklere, yaşadığı zamana meydan okuduğu için, 30 yıl akıl hastanesinde yalnızlığı derinlerde yaşadığı için ve en çok da çektiği tüm acılara rağmen savaştığı için... O, kadınların hüzünlü yüzünün simgesi oldu. Camille'i bugünlerde tekrar izlemenin, okumanın, hatırlatmamızın nedeni ise, ünlü heykeltraş Rodin'in Emirgan'daki Sakıp Sabancı Müzesi'nde açılan sergisi... Trajik bir öykünün acı, öfke, ihanetle hatırlanan iki mutsuz kahramanı Rodin ve Claudel.
Rodin'in heykelleri yalnız gelmedi İstanbul'a. Aşkın sonsuzluğu böyle tanımlanabilir belki de; bir aradayken yitirilenin, ayrılık ve acı çekerken ölümsüzleşmesi. Tıpkı Claudel'in ve Rodin'in heykelleri gibi... İkisi de acıyı nakşetti taşlara. Rodin, taşın fazlasını atınca kalan olarak tanımladı heykeli, Camille Claudel ise çamurun ruhunu gördü.
Bir erkek, bir kadını asla var etmez; kadının varoluşu ancak kendi elindedir. Camille ve Rodin'in hikayesi bu önermeyi doğruluyor. Claudel, Rodin'in sevgilisi, Paul'un kızkardeşi değildi sadece, o sanatıyla yıllar sonra varolacak, düşüncelerinden taviz vermeyecek, sanatını, aşkı ve acıyı tutkuyla yaşamış sanatçı bir kadındı. Erkeklerin yaptığı bir sanat olarak bilinen heykel, bir kadının elinde acıya ve aşka dönüştü. Çağımızın Mikelanj'ı denilen Rodin'in öğrencisi, rakibiydi Camille. Mektuplarında her defasında Rodin'in onu ölümünden sonraki en büyük sanatçı olduğu için gözden uzak tuttuğunu söyledi. Ömrünün son 30 yılını her gün yalnızlığı biraz daha derinden hissederek ve Rodin'e öfkesini büyüterek bir akıl hastanesinde geçirdi. Deliliğin sınırlarını sorgulatıyor Camille'nin yaşadıkları... Yazdığı her kelimesi bir kurşun ağırlığındaki mektupları, ince bir zekanın ürünleri. Peki nasıl oldu da, akıl hastanesinde böylesine ölümüne tek edildi?
Sevgi ile nefretin ince sınırında, Rodin'i 'delicesine' sevdi Camille. O'nu bu kadar yıl, tüm bu acılar ve yalnızlık içinde yaşatan da içindeki bu hiç dinmeyen tutkusu oldu. Bu ilişkide bir tarafız; çünkü Rodin erkeği, egemeni temsil ediyor; ruhunu hırpaladığı, yaşamını altüst ettiği ise bir kadın. Kadınları seven ama asla dünyasına yaklaştırmayan Rodin'in sayısız kadını oldu. Ancak kendisinden yirmi dört yaş küçük bir heykeltıraş olan Camille Claudel'le yaşadıkları hiç unutulmadı. Bunun sebebiyse, bu trajik öyküden doğan ve iki heykeltraşın savaşına şahitlik eden heykeller...
Rodin'in heykelleri yalnız gelmedi İstanbul'a. Aşkın sonsuzluğu böyle tanımlanabilir belki de; bir aradayken yitirilenin, ayrılık ve acı çekerken ölümsüzleşmesi. Tıpkı Claudel'in ve Rodin'in heykelleri gibi... İkisi de acıyı nakşetti taşlara. Rodin, taşın fazlasını atınca kalan olarak tanımladı heykeli, Camille Claudel ise çamurun ruhunu gördü.
Bir erkek, bir kadını asla var etmez; kadının varoluşu ancak kendi elindedir. Camille ve Rodin'in hikayesi bu önermeyi doğruluyor. Claudel, Rodin'in sevgilisi, Paul'un kızkardeşi değildi sadece, o sanatıyla yıllar sonra varolacak, düşüncelerinden taviz vermeyecek, sanatını, aşkı ve acıyı tutkuyla yaşamış sanatçı bir kadındı. Erkeklerin yaptığı bir sanat olarak bilinen heykel, bir kadının elinde acıya ve aşka dönüştü. Çağımızın Mikelanj'ı denilen Rodin'in öğrencisi, rakibiydi Camille. Mektuplarında her defasında Rodin'in onu ölümünden sonraki en büyük sanatçı olduğu için gözden uzak tuttuğunu söyledi. Ömrünün son 30 yılını her gün yalnızlığı biraz daha derinden hissederek ve Rodin'e öfkesini büyüterek bir akıl hastanesinde geçirdi. Deliliğin sınırlarını sorgulatıyor Camille'nin yaşadıkları... Yazdığı her kelimesi bir kurşun ağırlığındaki mektupları, ince bir zekanın ürünleri. Peki nasıl oldu da, akıl hastanesinde böylesine ölümüne tek edildi?
Sevgi ile nefretin ince sınırında, Rodin'i 'delicesine' sevdi Camille. O'nu bu kadar yıl, tüm bu acılar ve yalnızlık içinde yaşatan da içindeki bu hiç dinmeyen tutkusu oldu. Bu ilişkide bir tarafız; çünkü Rodin erkeği, egemeni temsil ediyor; ruhunu hırpaladığı, yaşamını altüst ettiği ise bir kadın. Kadınları seven ama asla dünyasına yaklaştırmayan Rodin'in sayısız kadını oldu. Ancak kendisinden yirmi dört yaş küçük bir heykeltıraş olan Camille Claudel'le yaşadıkları hiç unutulmadı. Bunun sebebiyse, bu trajik öyküden doğan ve iki heykeltraşın savaşına şahitlik eden heykeller...
Rodin, bir grup genç kadına heykel dersi vermeyi kabul ettiğinde karşılaşmışlardı. Camille daha 18 yaşındaydı. Biçimli kaşları, etli dudakları, iri yapılı yüz hatları ve melankoli taşıyan gözleriyle Camille, daha sonra Rodin'in birçok heykelinin de modeli oldu. Ve, uzun sürecek sarsıcı bir aşk başladı. Rodin, genç heykeltraşı asistanı olarak yanına aldı. Rodin'in heykellerinin bedenleri ve yüzleri öylesine gerçeğe benzerdi ki, 'modellerinin kalıplarını çıkartarak' yapmakla suçlanmıştı. Camille ise elleri ve ayakları yapmadaki ustalığıyla nam salmıştı. Rodin'in en ünlü heykellerinden biri olan 'öpüşmenin' bu aşktan doğduğu bile söylenir.
Rodin, yıllardır birlikte yaşadığı Rose'dan ayrılmaya yanaşmıyordu. Camille ise 'Senin tarzından fazla etkileniyorum, kendi tarzımı yaratmakta zorlanıyorum' diyerek, İngiltere'ye arkadaşlarının yanına kaçtı. Yanında hiçleşen, uzağında ise acı çeken bir kadın... Üretimlerinin dinamiğini oluştururken, bir o kadar acıtıcı bu hikayenin bir benzeri Sylvia Plath ile Ted Hughes; Frida Kahlo ile Diego Rivera ilişkisinde de görülüyor.
Rodin'den ayrılan Camille, aşklarının meyvesi olan heykelleri kırıyordu. Acılarla dolu bu büyük aşktan Rodin sanat tarihinin en erişilmez başarılarına doğru yürüdü. Camille ise bir akıl hastanesine doğru. Bir gün Camille'in şair olan kardeşi, ziyaretine geldi, yaşadığı evi, yığılmış çöpleri gördü, sürekli bir şeyler sayıklayan ablasını hastaneye yatırdı. Camille ölene kadar orada kaldı. Rodin'in heykellerini çaldığını söyledi.
Onun Rodin'den daha yetenekli bir heykeltıraş olduğunu söyleyenler çıktı. İkilinin hikayesi defalarca ve değişik biçimlerde anlatıldı. Rodin, defalarca genç sevgilisinin yüzünün heykelini yapmıştı. Daha sonra yaptığı kadın heykellerinin çoğunun ise yüzü gözükmüyordu.
Bu hikayenin diğer mağdur kadını da, Rodin ile yetmiş yedi yaşındayken evlenen, yıllarca hep aldatmasına rağmen hiçbir zaman ayrılmadığı ve hep sadık kalan Rose Beuret oldu. Rose, evliliklerinden bir ay sonra, 'Rodin'in karısı' olarak öldü. Bir tarafta asi, erkekle rekabet içinde bir kadın olan Camille, diğer tarafta sadık, adı hiçbir zaman 'Rodin'in karısı' sıfatının ötesine gitmeyecek olan Rose. Erkekler kadını var edemez, kendi kadınlarını yaratmak isterler. Camille'nin taşı yontulmayacak kadar sert olduğu için belki de Rodin Rose'u tercih etmişti.
Rodin de Rose'un ölümünden on ay sonra öldü. Camille ise onun ölümünden sonra yaklaşık otuz yıl daha akıl hastanesinde hayatını sürdürdü. Heykel yapmasına doktorlar izin vermedi. Ailesi hastaneden taburcu edilmesini istemedi. O ise bir ölüye kızarak ve heykellerinden uzak yaşadı.
Vals', 'Olgunluk Çağı', 'Kayıp Tanrı', 'Geveze Kadınlar', 'Sakuntala' gibi önemli yapıtlara imza atan Claudel, biraz kibirle ama hep sert yaşadı, oysa yaşamı yontabilirdi. Akıl hastanesinde, 'Bu kadar yalnız kalmak için ne yaptım ben?' diye soran Claudel, 19 Ekim 1943'te yaşama veda etti.
Günlerdir bir rüya görüyorum, akıl hastanesinde sandalyede oturan bir kadın.. Hiç gelmeyeceğini bildiği birini bekliyor.
Rodin, yıllardır birlikte yaşadığı Rose'dan ayrılmaya yanaşmıyordu. Camille ise 'Senin tarzından fazla etkileniyorum, kendi tarzımı yaratmakta zorlanıyorum' diyerek, İngiltere'ye arkadaşlarının yanına kaçtı. Yanında hiçleşen, uzağında ise acı çeken bir kadın... Üretimlerinin dinamiğini oluştururken, bir o kadar acıtıcı bu hikayenin bir benzeri Sylvia Plath ile Ted Hughes; Frida Kahlo ile Diego Rivera ilişkisinde de görülüyor.
Rodin'den ayrılan Camille, aşklarının meyvesi olan heykelleri kırıyordu. Acılarla dolu bu büyük aşktan Rodin sanat tarihinin en erişilmez başarılarına doğru yürüdü. Camille ise bir akıl hastanesine doğru. Bir gün Camille'in şair olan kardeşi, ziyaretine geldi, yaşadığı evi, yığılmış çöpleri gördü, sürekli bir şeyler sayıklayan ablasını hastaneye yatırdı. Camille ölene kadar orada kaldı. Rodin'in heykellerini çaldığını söyledi.
Onun Rodin'den daha yetenekli bir heykeltıraş olduğunu söyleyenler çıktı. İkilinin hikayesi defalarca ve değişik biçimlerde anlatıldı. Rodin, defalarca genç sevgilisinin yüzünün heykelini yapmıştı. Daha sonra yaptığı kadın heykellerinin çoğunun ise yüzü gözükmüyordu.
Bu hikayenin diğer mağdur kadını da, Rodin ile yetmiş yedi yaşındayken evlenen, yıllarca hep aldatmasına rağmen hiçbir zaman ayrılmadığı ve hep sadık kalan Rose Beuret oldu. Rose, evliliklerinden bir ay sonra, 'Rodin'in karısı' olarak öldü. Bir tarafta asi, erkekle rekabet içinde bir kadın olan Camille, diğer tarafta sadık, adı hiçbir zaman 'Rodin'in karısı' sıfatının ötesine gitmeyecek olan Rose. Erkekler kadını var edemez, kendi kadınlarını yaratmak isterler. Camille'nin taşı yontulmayacak kadar sert olduğu için belki de Rodin Rose'u tercih etmişti.
Rodin de Rose'un ölümünden on ay sonra öldü. Camille ise onun ölümünden sonra yaklaşık otuz yıl daha akıl hastanesinde hayatını sürdürdü. Heykel yapmasına doktorlar izin vermedi. Ailesi hastaneden taburcu edilmesini istemedi. O ise bir ölüye kızarak ve heykellerinden uzak yaşadı.
Vals', 'Olgunluk Çağı', 'Kayıp Tanrı', 'Geveze Kadınlar', 'Sakuntala' gibi önemli yapıtlara imza atan Claudel, biraz kibirle ama hep sert yaşadı, oysa yaşamı yontabilirdi. Akıl hastanesinde, 'Bu kadar yalnız kalmak için ne yaptım ben?' diye soran Claudel, 19 Ekim 1943'te yaşama veda etti.
Günlerdir bir rüya görüyorum, akıl hastanesinde sandalyede oturan bir kadın.. Hiç gelmeyeceğini bildiği birini bekliyor.
Not: Bu yazı ilk kez Gündem gazetesinin kadın ekinde 2006 yılı Haziran ayında Rodin'in İstanbul'daki sergisi dolayısıyla yayınlandı.
30 Eylül 2009 Çarşamba
"Kirasê Mirinê" Roma'da gösterilecek
"Kirasê Mirinê: Hewîtî" Roma'da 29 Ekim - 7 Kasım tarihleri arasında Asiaticafilmmediale festivali kapsamında gösterilecek...
http://www.asiaticafilmmediale.it/en_schedafilm_view.php?id_config=4&id_scheda=195
http://www.asiaticafilmmediale.it/en_schedafilm_view.php?id_config=4&id_scheda=195
"Kirasê Mirinê" Antalya'da yarışmada
"Kirasê Mirinê: Hewîtî" adlı belgesel filmimiz Antalya Altın Portakal Film Festivali'nde Belgesel dalında yarışma filmi olarak seçildi. Film 10-17 Ekim tarihleri arasında festival kapsamında gösterilecek.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

