26 Temmuz 2010 Pazartesi
"Müjde Arslan: Her filmle hafifliyorum" Evrensel Kültür röportajı
röportaj şöyle:
Yaşadığımız ya da tanık olduğumuz acılar bilincimizden çok vicdanımızda birikir. Biriktikçe nefes keser. Vicdan yükünü hafifletmeden rahat bir soluk alamayız. Yok edemediğimiz acıyı ise paylaşarak azaltırız; anlatmamız gerekir. Hele ki büyük acıların taşıyıcısı bir halktansanız, Kürtseniz, anlatacağınız çok şey vardır.Dengbej olup kılam söyledi Kürtler yüzyıllarca, seslerini duyan olmadı. Hem dertlerini hem dermanlarını yazdılar anadillerinde. Dilleri yasaklandı. Savaşların, ölümlerden, baskıların sıkıştırmışlığından yavaş yavaş sıyrılmaya başlayan Kürtler, artık başka ifade yollarını da kullanıyorlar. Duymamak kolaydır, sadece sestir saklandığınız. Ama trajediden gözünü kaçırmak zordur. Sinemanın etkisini tartışmaya gerek yok. Kürtler sinemayı, sinema Kürtleri keşfetti artık. Hem Türkiye’de hem de dünyanın çeşitli ülkelerinde düzenlenen film festivallerinde sık sık adını duyduğumuz bir isim de Müjde Arslan.1981’de Mardin’in Göllü köyünde doğan Arslan’ın da anlatacağı çok şey var. Arslan, Dicle Haber Ajansı ve Gündem gazetesinde uzun yıllar kültür sanat editörlüğü yaptı. Kirasê Mirînê: Hewîtî/Ölüm Elbisesi: Kumalık belgeselinde küçük yaşta kuma olarak bir erkeğe verilmenin travması sonucu felç olan halası Emine’nin hikayesini anlatıyor. Bu belgesel hem onun vicdan yükünü azaltmasına yardımcı oldu hem Kürt kadınlarının yaşamlarını dünya ile paylaştı. Kürt Sineması: Yurtsuzluk, Sınır ve Ölüm isimli kitabı bugünlerde kitap raflarına düşen Arslan, bir başka kadın hikayesi üzerine de çalışıyor. Ermeni katliamı ardından kaçırılan ya da kurtarılan, Müslümanlaştırılan ve Kürtleştirilen kadınlar çekmek için araştırmalar yapıyor. Müjde Arslan ile yaşamı, ürünleri ve Kürt sineması üzerine sohbet ettik.Üniversitede Biyoloji Bölümünde okudun. Sonra gazetecilik başladı ve ardından sinema... Nasıl oldu bu meslekler arasındaki geçişler?
Aslında en başından beri nereye yürüdüğümü biliyordum. Her adım yeni adımları beraberinde getirdi. Eğer başka bir şansım olsaydı bunların hiçbiri olmazdı; ne üniversiteye giderdim belki, ne yazı yazmaya başlardım, ne film çekerdim. En basitinden dünyada herkesin olduğu gibi benim de bir ailem olsaydı, başka türlü bir insan olabilirdim. İki yaşındayken hem annem hem babamdan ayrılmıştım. Nenem ve dedem büyütüyordu beni. Yaşlı insanlardı ve tek başıma büyümeliydim. O yüzden galiba en çok büyümeyi istedim. Bunun aracı değişse de anlattığım kavramlar hep aynı. Henüz çok küçükken sadece kalemim vardı, şiir yazardım. Sonrasında gezme, okuma, öğrenme imkanlarım arttı. Şimdi bunu en çok sinema karşılıyor. Başından beri kendimce insanlığa bir şey anlatmak derdindeydim; birçok şey canımı acıtıyor ve bunları anlatabilmenin yollarını arıyorum.
Ama aslında biyolojiye de isteyerek girmedin. Deden seni zorlamış sanırım...Dedem beni okutmuyordu. Köyde henüz hiçbir kız çocuğu ortaokula gitmemişti. Sonra çok küçük mucizeler, zaferlerle üniversiteye kadar geldim. Dedem Diyarbakır’ı aşmamak kaydıyla ve öğretmen olmam kaydıyla izin verdi. Tabii evlenecektim; bunu düşündüğünden kadına sadece öğretmenliği uygun buluyordu. Biyolojiyi bilinçli olarak tercih etmedim. Ama üniversiteye gittiğimde hayatımın değişeceğini hissediyordum. Kendi öz gücüme güveniyordum ve bunu açığa çıkarabileceğim bir özgürlüğe ihtiyacım vardı.Peki sinema nasıl başladı?Hayatımda ilk defa 17 yaşında, üniversite birinci sınıftayken sinemaya gittim. Gün geldi sinema için bir düş kurmaya başladım. Dilde görüntülü hikayeler anlatıyordum. Sonra ilk filmimi çektim. Bir şeyi çok dert ediniyorum ve o yükü film çekerek omuzlarımdan indiriyorum. Her filmle yavaş yavaş hafifliyorum. Halamın hikâyesi de öyle bir şeydi. Kadın olarak yaşadığım travmanın çok merkezinde duruyordu Emine’nin hikayesi. Ve ben onun için hiçbir şey yapamıyordum. Bir sürü olanaktan yoksundum ama sinemayla birlikte bunu anlatabilmenin de bir yolunu bulmuş oldum. Sonra süreç hızlandı zaten.
İlk defa 17 yaşında sinema izlemiş, ortaokula gitmek için bile mücadele vermiş biriyken, şimdi ödüller alan, filmleri önemli festivallerde izlenen bir Kürt kadın sine- macı olmak ne hissettiriyor?
Kürtler arasında sinema ayıp bir şeydir. Hele bu sinemayı bir kadın yapıyorsa daha da ayıptır! Benim en yakınımdaki insanlar ninem ve dedemdir. Onlar bi- le, benimle baş edemedikle- ri için izin veriyorlar. Yok- sa utanılacak bir şey yapı- yorum onlara göre. Sinema kültürü yok. Dengbejlik var, masallar var. Zengin bir anlatı kültürü var. Ama modernleşmeyi geç yaşadığı, köylü bir halk olduğu için sinemadan ürküyor. Bir de sinema hep iktidarın aracı olmuştur. Kürtler filmlerde çirkin, şalvarlı, hep öldüren, kan davası sürdüren figürler olarak yer alıyorlar. Bir gün kameranın onlardan yana olabileceğine ihtimal vermiyorlar.
Kürt kadını aslında çok kişiliklidir; sözünü cesurca söyler, zekidir. Ama öyle bir kültürle harmanlanmıştır ki hep kendini gizlemesi, varlığını çok hissettirmemesi gerekir; bu yürüyüşüne, gülmemesine bile yansır. Ve erkek hep yücedir. Kadın erkek için canını vermelidir. Babayı, amcayı, kocayı geç; erkek kardeş o kadar önemli bir şeydir ki senin varlık sebebindir. Erkek kardeşin yoksa sen zayıf, eksiksindir. Bu düşünceyle büyür kız çocukları.Kısa filmlerin ardından bir belgesel, Kirasê Mirînê: Hewîtî/ Ölüm Elbisesi: Kumalık isimli belgesel çalışmanız oldu. Belgeselin konusu feodal gelenekler ve töreler aslında. Son yıllarda töre ya da namus cinayeti denilen kadın katliamları ile ‘Kürtler yapar, Kürtler böyledir’ yargısı şeklinde gündeme gelen tartışmalar var. Bu konuda çalışmış bir sinemacı olarak siz ne düşünüyorsunuz?
Bence kumalık ya da kadın cinayetleri töre değildir. Asla ve asla Kürtler’in gelenek ve göreneklerinde olan, köklü geçmişi olan bir durum değildir. İslamiyetle, dış ülkelerin karma kültürünün etkisiyle kendi kendine yaratılmış yapay bir şeydir. Bunu bir halka mal ederek tartışmak doğru değil. Antropologların işi aslında ama belirtmek istiyorum Kürtler birbirini kollayan bir halktır. Hiçbir halk herhalde başka bir insan için her şeyini bu kadar sunmaz. Bu kadar da içtendirler. O yüzden kesinlikle töre diye bir şeye inanmıyorum.
Bu filmi yapmaktaki temel gerekçem de Kürtlere kendilerini göstermek. Ben bunu gidip saatlerce tartışa bilirdim, bunu yaptım da. Ama bu bir işe yaramadı. Si nemanın gücü burada. Ekranda görünen şeye insanlar daha fazla inanıyorlar.Bir şey daha eklemek istiyorum. Kürt sineması yeni bir kavram. Ama Kürtlerin sinemasındaki iç eleştiri kavramı daha da yeni. Daha çok, kahramanlık öyküleri ya da Kürtlerin ne kadar acı çektiklerinin filmleri yapılı yor. Bana göre Kumalık bir iç eleştiridir. Ben Kürdüm, Kürtçe film yapmayı önemsiyorum ama en büyük eleş tiriyi kendi aileme; Kürtlere yapıyorum aslında.
Tam da burada sormak istiyorum. Kendi ailen, çevren nasıl baktılar bu belgesele? Hem ayıptı sinema yapmak, hem kendi ailenin ayıbını film yapmıştın. Tepki aldın mı?Filmin hiçbir aşaması benim için kolay değildi. Tabii ki ailem, böyle bir film yapmamı istemiyordu. Evin içinde tartışmalar oldu aramızda. Ama İstanbul Film Festivali’ndeki ilk gösterime abim geldi, onunla birlikte izledik filmi. Ummadığım bir tepkiyle karşılaştım. Gurur duyduğunu, çok iyi işler yapacağıma inandığını söyledi. Filmden sonra ilginç bir şekilde bütün aile ilişkilerim düzeldi ve şimdi hakikaten bütün aile yanımda yer alıyorlar, inanıyorlar.
Emine halam yatalak olduğu için onun yaşadıkları evde hiç konuşulmuyordu. O kadar acı bir şeydi ki kimse hatırlamak istemiyordu. Ama bir olayı konuşmaya başladığında güçlü hissediyorsun. Onu söylemek de onu düşünmek de sana daha katlanılır geliyor.
Belgeselin ardından Kürt Sineması isimli bir derleme kitabınız da yayınlandı bugünlerde. Filmlerden kitaba geçelim ve biraz temelden başlayalım. Nedir Kürt sineması?
Kürtler 2000’li yıllara kadar film yapma olanağından yoksundular. Yaşadıkları her bölgede savaşlar, kıyımlar vardı. Asimilasyon politikaları ile Kürtçe’nin konuşulması azaldı. Yoğun bir dış göç vardı. Dünyanın her tarafına yayılmış bir halktan bahsediyoruz ve onların sinemada söz söylemeye başlaması ancak 21. yüzyılda oldu. Her ne kadar Kürt sinemasının ilk filmi, 1926’da Ermenistan’da çekilen “Zare” olsa da asıl doğuşu 2000’de Bahman Ghobadi’nin Sarhoş Atlar Zamanı ile gerçekleşti. Kendi kimliği ile dünyanın da kabul ettiği Kürt sinemasının doğuşu bu filmdir.Kitabın önsözünde ‘Kürt sinemasının kendi bölgesinde seyircisi yok’ demişsiniz. Neden yok?
Kürtlerin yaşadığı coğrafya çok dağınık bir coğrafya. Sarhoş Atlar Zamanı filmi İran’da vizyona girmiştir ama çok kısıtlı imkanlarla ve çok az sayıda kopyayla olmuştur bu... O filmi Mardin’deki seyirci ise izlememiştir. Çünkü Mardin’de sinema yok. Sinema olsa da en fazla üç ya da altı ay açık kalmıştır, birkaç kez denendi. Kürt ulusunun yaşadığı kayıt dışılığı yaşıyor Kürt sineması da. Benim yaptığım diğer filmler de ailem tarafından izlenmedi; ne böyle bir gösterim olanağı oldu, ne de ailemin böyle bir filmi talep edecek bir sinema kültürü var. Bu yüzden ciddi bir Kürt seyircisi sorunu var.
Kitapta hangi film Kürt sinemasıdır, hangisi değildir diye bir eleme yaptığınız belirtiliyor. Yılmaz Erdoğan, Gani Rüzgar Şavata gibi isimlere yer vermediğinizi söylüyorsunuz. Hangi kriterlere göre yaptınız bu ayrımı?
Bir filmin yönetmeni ne kadar Kürt ise filmi de o kadar Kürt’tür. Kürtlük doğuştan gelen bir kimlik olmaktan çok, bu kimliğin sorumluluğunu almakla ilgili bence. Ezilen bir ulustansa bir kişi, o kimliği dışlayarak o kimlik içerisinde yer alamaz. Ben Yılmaz Erdoğan’ın kendisinin de Kürt Sineması başlıklı bir çalışmada yer almak istediğini zannetmiyorum. Bu yüzden Etiler’de yaşayan, oradaki kesime hitap eden bir sinemacı olduğunu düşünüyorum. Onun Kürt, Türk ya da Arap olması fark etmiyor. Gani Rüzgar Şavata’yı almamamızın nedeni ise filmlerinin sinemasal niteliklerini zayıf bulmamızdan kaynaklanıyor. Çünkü kitabın iyi sinema gibi bir derdi var aynı zamanda. Irak Kürdistanı’nda çekilen birçok Kürt filmi var ama hiçbirine sinema diyemezsiniz.Kürt sineması için duygusal bir sinema diyorsunuz. Nedir duygusal sinema olmanın artıları ya da eksileri?
Sinema duygulardan beslenir. Kürtlerin çektiği filmler de ortak bir acının ürünüdür. Bir de Tarkovski’nin çok sevdiğim bir sözü vardır: “Sinema kalbe hitap etmelidir” der. Bence çok doğru. Kürt adını söylemenin bile yasak olduğu zamanlardan gelip bugün Kürt Sineması diye bir kitap yazabilmek de benim için ayrıca duygusal bir mesele.Bundan sonra neler yapmayı planlıyorsunuz. Yine kadınlarla ilgili mi devam etmek istiyorsunuz yoksa farklı konular mı deneyeceksiniz?Belgesel, bir tür olarak beni çok etkiledi. Sinema hep gerçeğin hayalini kurar. Ve hiçbir zaman belgeselde yakaladığın gerçekliğe ulaşamazsın. Dünyaya baktığınızda ya da mesela Adana Altın Koza Festivali’nde bu yıl ödül alan iki film de tür olarak belgesel ve kurmacanın sınırında dolaşıyor. Bu yüzden belgesel duygusuyla film çekmeye devam edeceğim. 6 aydır üzerinde çalıştığımız bir proje var. Ermeni olayları sonrasında Müslümanlaştırıp Kürtleştirilen Ermeni kız çocuklarının hikâyesini anlatacağız. Filmin ismi Kâfirin Kızları olacak. Oldukça geniş bir coğrafyada bunun araştırmasını yapıyoruz. Uzun süre alacak bir proje ama bence çok önemli. Kendi hikayemden yola çıkarak yazdığım bir uzun metraj film sinopsisim var; onun için doğru zamanı bekliyorum; uzun bir yolculuk o film; her gün ona doğru yürüyorum.Ermenilerden bahsetmişken. İlk Kürt filmini de 1926 yılında Soyvet Ermenistanı’nda bir Ermeni’nin çektiğini de öğrendik bu kitapta. Ne kadar artık ayrılmış Ermenistan dışında bir arada yaşamaz gibi görünse de, aslında birbirinden kopamayan iki halk gibi Ermeniler ve Kürtler. Sinema tercihlerinde de bu anlaşılıyor bu sanırım.Bunu ben de bu çalışma sırasında fark ettim. Kürtler mesela bir sürü ülkenin sınırlarında yaşamışlar. Ama ilk Kürt filminin Ermenistan’dan çıkması tesadüf değil. Sovyetlerin de etkisi bu. Çünkü Kürtler bir tek orada kendi kimliklerini ve dillerini özgürce yaşayabilmişler. İlk Kürt filmi 1926 yılında çekilmiş ve aslında çok az film çekildiği bir zamanda yapılmış bu. Düşünün ki Ermenistan’da çekilen 2-3 film var o zaman ve bunlardan biri Zarê filmi. Bu bence önemlidir. Suyun ve toprağın kardeşliği gibidir denir Ermenilerin ve Kürtlerin ilişkisi için. Galiba hakikaten, böyle bir tarihsel kader birliği var.
17 Temmuz 2010 Cumartesi
3 Haziran 2010 Perşembe
"Ölüm Elbisesi Kumalık" 14 Haziran'da Kanal 24'te
25 Mayıs 2010 Salı
17 Mayıs 2010 Pazartesi
Sabah'ta çıkan "Önyargıların panzehiri sinema" başlıklı haber
Demokratik açılım süreci işleye dursun bir taraftan da sinemada Kürt sorunuyla ve Kürtlerle ilgili filmler iyice görülmeye başladı. Sözü, ses getiren filmlerin Kürt yönetmenlerine bıraktık. Ortak kanı: Bu filmler önyargıların kırılmasında etkili oluyor
1- Kürt sorunuyla ilgili ilk
2- Kürt sorununun
3- Demokratik açılımla ilgili ne düşünüyorsunuz?
1996'nın bir kış gecesi...
Bolu Olay gazetesiyle yapılan röportaj
”Yol “filmi iyi özümlenirse Türkiye’deki birçok sorun çözülür”
Son yıllarda aldığı pek çok ödülle Türkiye’nin ümit vaad eden film yönetmenleri arasında gösterilen Müjde Arslan V.Uluslararası İşçi filmleri festivali kapsamında geldiği Bolu’da Bolu Olay gazetesi haber müdürü Hakan Karacaören’in sorularını cevapladı.
Bolu Halkevi çok amaçlı salonunda gösterilen “Ölüm Elbisesi: Kumalık” isimli son belgeseli hakkında değerlendirmelerde bulunan Arslan kumalığın kendi memleketi olan Kızıltepe'de kadınların en büyük korkusu olduğunu vurgulayarak ; "Erkek çocuğu doğurmamışsan, bel fıtığıysan, ağır taşıyamıyorsan, erkeğin anne ve babasına itaat etmiyorsan, misafirperver değilsen her an bir kuman olabilir." Şeklinde konuştu.
Müjde hanım öncelikle Bolu’ya hoşgeldiniz.Zannedersem Bolu’ya ilk gelişiniz bu.Kentimizi nasıl buldunuz?
Evet Bolu’ya ilk gelişim. Gelmişken Bolu’da bir gün daha kalıp bizlere çok anlatılan Abant ve Gölcük gibi yerleri görmek istiyorum.Bol bol da fotoğraf çekmek istiyorum.
“Son Oyun" adlı ilk kısa filminiz yurtiçinde ve yurtdışında çeşitli ödüller aldı. Daha sonra "Nora" adında kısa film ve "İkinci Adres" adlı belgeselinizden sonra şimdide “Ölüm Elbisesi: Kumalık” isimli kısa belgeselinizle adınızdan söz ettiriyorsunuz. Daha önce verdiğiniz bir demeçte “Kendi kişisel hikâyemden yola çıkarak Güneydoğu’da geride kalan çocukların hikayesini anlatacağım bir senaryo yazıyorum” demişsiniz. Bu filmin senaryo aşamasını tamamladınız mı? Tamamladıysanız ne zaman çekmeyi planlıyorsunuz?
Filmin adı “Kayıp mezar “olacak. İlk Uzun metrajlı filmim olacak. Önümüzdeki kış ayında çekmeyi planlıyorum. Ama Hakikaten çok meşakkatli bir süreç çünkü yönetmenlik zaten zor bir alan, bunun için çok donanımlı olmanız gerekiyor ama öyle bir geçmişimiz yok. Türkiye’deki eğitim sistemi maalesef birçok alanda insanlarına ciddi bir birikim vermiyor. Son 4-5 yılda yaptığımız çalışmalardan ne kadar sonuç aldıysak diyelim… Yıllardır hem resim hem de müzik sanatı üzerine okumalar yapıyorum. Senaryo yazımı için kendimi pek çok alandan beslemeye çalışıyorum. Senaryosu için Mayıs sonunda Van, Mardin, Şırnak illerini gezip oralarda mekânları netleştirmek istiyorum ayrıca senaryo yazım sürecini de bu aşamada tamamlamak istiyorum. Filmde oradaki halk yani yerli oyuncular olacak. Aslında büyük bir hayal kuruyorum. Gerçekleşir mi? gerçekleşmez mi? bilmiyorum. Önümüzdeki kış ayları düşünüyoruz yani…
Sayın Başbakan açılım sürecinde Yılmaz Güney’in Endişe ve Yol filmlerini örnek göstererek “Türkiye Yılmaz Güney’in filmlerini anlasaydı bugün farklı bir yerde olurdu” dedi. Ben kişisel olarak Başbakanımızın sözünü ettiği Yılmaz Güney filmlerini seyretmediğini düşünüyorum. Ben bir gazeteci olarak bu sözleri söylediği basın toplantısında olsaydım kendisine “Endişe “ filminin başrol oyuncusunun ismini sorardım. Bu sorunun cevabını doğru olarak alabileceğim noktasında ise ciddi kuşku duyuyorum…
Açılım sürecinde verilen o yemeğe Mahzun Kırmızıgül gibi Sayın Başbakanla Danışıklı dövüşlü olan isimlerin katıldığını düşünüyorum. Yılmaz Güney’in isimlerinin telaffuz edilmesi doğru bir şey aslında. Gerçekten Yılmaz Güney’in sineması 70’li yıllar için oldukça ilerici bir sinema… Doğru yerlere parmak basıyor Yılmaz Güney.
“Endişe” filmini seyretmişsinizdir. Adana’ki pamuk işçilerinin dramını anlatan bir film. AKP iktidarının çalışan kesime bakış açısı ise ortada… “Endişe filmini “Sayın Başbakan seyretmiş olsaydı bence örnek göstermezdi… Buna katılıyor musunuz?
Sayın Başbakan’ın yaptığı şeylerle söylediği şeylerin birbiriyle uyuşmadığı durumlar olabiliyor. Söylemde oldukça hoş görünmesine rağmen ben bunun sempati toplamak için söylediğini düşünüyorum. Ahmet Kaya’nın da daha önce ismini telaffuz etti biliyorsunuz. Bunları sempati toplama ve yandaş bulma olarak özetleyebiliriz diye düşünüyorum.”Yol “filmi bence iyi özümlense ve oradaki kavramlar teker teker irdelense bence Türkiye’deki birçok sorun çözülür. Ayrıca sizin bahsettiğiniz o soru da söz konusu yemekte sorulabilirdi bence…
Yılmaz Güney demişken onun senaryosunu yazdığı ama vefat etmesi yüzünden çekemediği “Dağ” isimli projesinden de bahsetmek yerinde olur. Güney’in “Yol” filminden hemen sonra çekmek istediği ama önceliği “Duvar” filmine vermesi yüzünden hayata geçirilememiş bir proje olan “Dağ” filminin senaryosu Yılmaz Güney’in eşi Fatoş Güney ve filmde oynaması için antlaşma sağlanan Tarık Akan’da bulunuyormuş. Bugüne kadar ikisi de senaryonun içeriği hakkında bilinçli olarak hiçbir ipucu vermediler. Bazı çevreler senaryonun banka kasasında bile saklandığını ifade ediyorlar… Bu filmin bugün çekilmesi fikrini siz nasıl değerlendirirsiniz?
Bu konuda gerçekten bir şey bilmiyorum. Yılmaz Güney son röportajlarından birinde bazı film projelerinden bahsediyordu. Belki bu “Dağ” filmiyle ilgili olabilir ama konu hakkında çok fazla bilgimin olmadığını söyleyebilirim.
Bia-net haber portalına verdiğiniz bir röportajda “Kürt sanatı ve kültürü bu ülkeye çok şey katacaktır “diyorsunuz…Bunu biraz açar mısınız?
Sadece Kürtlerin değil Müslümanlaştırılmış Rumların da, Ermenilerinde, Afrika’dan ülkemize gelen siyahlarında -ki ilk belgeselim onların üzerineydi. Bu ülkeye çok şey katacaklarını düşünüyorum. Bu açıdan Kürtlerde edebiyatla, sözlü kültürüyle bu ülkeye çok şey katabilir. Bunlar bugüne kadar gizlenmiş ve şimdilerde yeşermeye başlıyor… O çok olumlu ve müthiş bir zenginlik yaratabilir. Gerçekten bu konuda umutluyum. Umutlu olamazsak zaten hiçbir şey üretemeyiz.
Sizin bir kitabınız var Rejisör Atıf Yılmaz diye… Nerden aklınıza geldi Atıf Yılmaz?
Ben ilk başta sinemayı izleyerek ve okuyarak öğrendim. Önce gazetelerde sinema yazıları yazarak başladım. Sonrasında karşıma Atıf Yılmaz örneği çıktı. Ekonomik sıkıntılar yüzünden zaman zaman çok kötü filmler yapsa da çok önemli filmleri de vardır. Türk sineması açısından
Selvi boylum al yazmalım gibi…
Evet yeniden vizyona girdi yıllar sonra gerçekten çok fazla filmleri var. Çok geniş filmleri var. Tanışıyordum da kendisiyle üç ayrı zamanda röportajlar yapmıştım. Sonuçta böyle bir derleme kitabı ortaya çıkardım. Bir de arşiv olsun istedim. Örneğin bugün genç kuşak mesela “Recep İvedik” filmlerini izleyenler Atıf Yılmaz ismini bilmezler.103 tane film yaptığını bilmezler. Bellek ya da kütüphane yaratmak ta denilebilir buna… Aynı şekilde Kürt sinemasıyla ilgili bir kitapta hazırlamıştım geçen yıl oda piyasaya çıktı. Sinemayı okuyarak öğrenen birisi olarak böyle bir kaynağın olması gerektiğini düşündüm. Çünkü birer birer makale dolaşıyordu piyasa da ben hepsini bir araya getirerek birleştirdim.
Geçtiğimiz aylarda verdiğiniz bir röportajda “Ölen kim? Öldüren kim? Kürtlerin ve Türklerin birbirinden ayrılmaz bir tarihleri var, herkes akraba bir kere… bu yüzden birlikte yaşamak ve belki de dünya halkları için yoksul insanlar için birlikte mücadele edilmelidir” diyorsunuz… Bu sözünüzün arkasında mısınız bugünde…
Tabi ki arkasındayım. Bir kere birçok sorunumuz ortak. Yani ben dil ve kültür açısından Kürtlerin mücadelesini çok önemsiyorum ama unuttuğumuz çok şey var. Bütün Anadolu insanının ortak mücadele alanlarını kastediyorum. Yoksulluğu, eşitsizliği, ezilmişliği bunun gibi yani bunlar her gün yaşadığımız şeyler… Her gün hepimiz çeşitli şiddetlerle karşı karşıya kalıyoruz. Mesela sen Arap mısın? Kürt müsün? Herhangi bir fikrim yok. Sorma gereği de duymadım. Yani seni bu şekilde kabul edip, beraber ama ortak sorunları tespit ederek bunun üzerinden çaba göstererek mücadele etmek gereğini düşünüyorum. Bunu yaparken en mühim olan şeyinde kültürle yani insanı insan yapan şeyle sinemayla, kitapla yapmak gereğini düşünüyorum. Yani Hayatın en güzel taraflarını alarak yapmaktan söz ediyorum…
Birazdan izleyeceğimiz “Kuma” filmi bildiğim kadarı ile halanız Emine Hanım’ı anlatıyor. Film, Emine hanım’ın hikâyesinden yola çıkarak “ölüm elbisesi” kumalığa, bu elbiseyi giymek zorunda kalan kadınların yaşadıklarına yakından bakıyor galiba…
Evet, halam gördüğü şiddet yüzünden 30’lu yaşlarının sonunda ağır bir felç geçirdi ve aklını yitirme noktasına geldi.
Akraba evliliği yapmış galiba…
Evet akraba evliliği yaptı. Emine’nin hikayesi benim çocukluğum boyunca gördüğüm en feci hikayelerden birisidir. Çünkü çok şiddet görüyordu. Her tarafı kanlar içersinde dedemin evine dönüyordu. O yaşlarda hiçbir şey yapamamanın getirdiği dürtüyle bir gün bir şeyler yapmam gerektiğinin sorumluluğuyla bir gün film yapmaya başladığımda elime kameraya aldığımda onun hikâyesini mutlaka çekmeliydim. Çünkü hiçbir şey boşuna yaşanmıyor. Yaşanan her bir şey başka insanların hayatlarında dönüştürücü bir güce dönüşebilir.
Son dönemde Türkiye sinemasında en beğendiğiniz filmi sorabilir miyim? Okuyucularımıza önerebileceğiniz bir film var mıdır?
Vardır mutlaka ama benim en çok bayıldığım Semih Kaplanoğlu filmleridir.Genelde benim tavsiye ettiğim filmleri de seyredenler çoğunlukla beğenmezler…Ama Kaplanoğlu’nun filmleri bir edebiyattır.Sanki roman okumuş gibi olursunuz.O yüzden biraz sabırlı olmak gerekir.Acele etmemek gerekir.O filme kendinizi bırakmanız gerekir.Hollywood’un alışkın olduğumuz görüntüsü yoktur ama daha fazlası vardır.Kısaca bütün bir hayat vardır orada…İzleyiciye çok unutulmaz tatlar yaşatır.Benim yönetmenlerim derseniz Semih Kaplanoğlu,Yunan angeplus,
Felleni var mı ?
Felleni var ama benim için muhteşem değil ,benim için godard çok önemlidir.Ben sinemadaki edebiyat duygusunu seviyorum.
Birazda Muhalif bir niteliği olması gerekiyor galiba…
Evet içeriği çok önemli yani en önemli soru şu; kim için? Ne için ? film yapıyoruz? Yani bir film hayattaki önemli bir olgu hakkında mesela yalnızlık hakkında yeni bir şey söylemiyorsa…çok politik olması da gerekmez ama sizin hayatınızda yeni bir şeye dönüşmeyecekse ve sizin için yeni bir şey söylemeyecekse o filmin bence çekilmesinin bir anlamı yok.O film bence çöpten ibarettir ve dünyada da çöpten oluşan milyonlarca film vardır.Yani bir Yılmaz güney filmlerini alın bir yere neyi alıyor neyi söylüyor? Özellikle 70’teki Umut filmi o günkü insana neyi anlatıyordu, çok önemli bir filmdir.
Dönemeç niteliğinde bir film diyebiliriz …
Evet tam 70’lerin başında gerçekten dönemeç niteliği taşıyan bir filmdi.Birde o dönem çekilen tipik Yeşilçam filmlerine bir bakın arada çok fark var.O yüzden bir film yapıyorsak ve öyle bir imkanımız varsa.Bunun sorumluluğunu her gün hatırlamalı seyirci olarakta yönetmene hergün hatırlatmalıyız.Sen film yapıyorsun,bu kadar para harcıyorsun ama ne için film yapıyorsun?
Yani mesaj kaygısı?
Yani mesaj kaygısı vardır evet…
Müjde Arslan Kimdir?
1981 yılında Mardin'de doğdu. Dicle Haber Ajansı'nın Diyarbakır şubesinde öğrencilik yıllarında gazeteciliğe başladı. Ardından aynı yıl kültür ve sanat muhabiri olarak ajansın İstanbul şubesine geçti.Gündem gazetesine geçene dek bu yayında kültür ve sanat muhabirliği ve editörlüğü görevini yürüttü. Gündem gazetesinde sinema yazıları yazdı, kültür ve sanat editörlüğü yaptı. Aralarında Virgül, Varlık, Edebiyat Eleştiri, Cumhuriyet Pazar, Mesele'nin de bulunduğu çok sayıda yayında sinema ve edebiyat yazıları yayınlandı."Son Oyun" adlı ilk kısa filmini çekti. Film yurtiçinde ve yurtdışında çeşitli ödüller aldı. Daha sonra "Nora" adında kısa film ve Londra'da yaşayan Türkiyeli yaşlıların yaşamlarını anlattığı "İkinci Adres" adlı belgeselin yönetmenliğini yaptı.Dicle Üniversitesi Biyoloji Bölümü'nde başladığı eğitim yaşamını Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Sinema Bölümü'nde devam ettiriyor. "Rejisör: Atıf Yılmaz" adında derleme bir kitabı bulunuyor. Son filmi " (Ölüm Elbisesi: Kumalık, 2009) 28. Uluslarararası İstanbul Film Festivali'nde prömiyer yaptı.
Son Oyun filmiyle aldığı ödüller
• Marmara Üniversitesi Kısa Film Yarışması: En İyi Görüntü – Mansiyon
• PAM Çevre Film Festivali: Özendirme Ödülü
• Tohum Kısa Film Festivali: Sevgi ve Dostluk Ödülü
• Tanger Akdeniz Filmleri Festivali (Fas): Mansiyon Ödülü
• Boston Belgesel ve Kısa Film Yarışması En İyi Kısa Film Ödülü
11 Mayıs 2010 Salı
Awirê te yê zelal tiştekî yekcar bedew e.
Dixwazim wî bi reng û werdekan tijî bikim,
Bi baxçeyê teyr û tebayên nû
Yên ku tu navên wan tînî bîra mirov-
Gulberfînkên avrêlê, serika çermesoran,
Bistiyê
Biçûk ê bêqermîçek,
Bêrma ku xwiyang tê de
Divê mirêsdar û nemir bin
Ne ev badana
Destan a dijwar, ne ev arîkê
Tarî yê bêstêrk.
28 Çile 1963

