9 Mart 2009 Pazartesi

DENGBÊJ SESİNDE ÇAĞDAŞ DANS:




MKM Modern Dans Topluluğu, Kürt mitolojisinin köşe taşını oluşturan Kawa destanına dans ve tiyatroyla sahneye taşımaya hazırlanıyor. Sahnede dansçılara dengbêj sesi eşlik edecek.
Apo Kaya’nın rejisini yaptığı, Serhat Kural’ın koreografisini yaptığı çağdaş dans gösterinin müzikleri Emre Kocabaş imzası taşıyor. İki yıldır hazırlığının yapıldığı projenin rejisini yapan Apo Kaya, metni yazarken Zerdüştilikten yola çıkıp, Avesta’dan, Firdevsi’nin Şehnamesi’nden faydalandıklarını söyledi. Gösteride kötü ruhu simgeleyen Ehriman ve iyi, özgürlüğü temsil eden Kawa’nın zıt kullanımı sahneye taşınacak; iyi ve kötü dansın evrensel diliyle anlatılacak. Gösteri, bilinen klasik bir Kawa destanı olmayacak. Projede dansın yanı sıra tiyatro ve dengbêjler de yer alacak; disiplerarası işbirliğini sahneye taşıyacak olan proje için heyecanlı olan ekip, her geçen gün yeniden deneyimleyerek sanatın sınırlarını keşfederek ilerlediklerini söylüyor.

İmgelerle görsel şölen
Kareografileri yapacak olan MKM dansçısı Serhat Kural, iyi ve kötünün hayatta temsilcileri olduğunu ifade ederek, Zerdüştlüğün düalist yaklaşımından yola çıkarak bu projeyi oluşturduklarını kaydetti. Koreografik olarak dini inançlardan figürler yer alacağını söyleyen Kural, çağdaş dans içindeki kalıplardan sıyrılıp, daha çok hikâyesine bağlı olarak imgesel ve yer yer teatral imgelerin belli jest ve tavırların olduğu yoğunca hikâyeye bağlı kalınmış bir anlayışla gerçekleştirdiklerini belirtti.
Tamamı dans eğitimi almış profesyonel dansçıların yer aldığı proje, çok sayıda objenin güçlendirdiği görsel anlamda bir zenginlik vaat ediyor.
Proje, sanatsal açıdan belli kalıpları zorlayan, özellikle Kürt sanatında dansı geliştirme adına sınırları zorlayan bir çalışma olacak.

Dengbej sesinde dans
Gösteride dengbêj sesiyle ilk kez dans edilecek. Dengbêjler, tutsak edilen Kürt halkının sesi olarak çalışmada temsil edilecek. Dengbejleri çağdaş dansa felsefesi olarak çok yakın bulduğunu söyleyen Serhat Kural, “İkisinin de kendi içinde doğaçlama yapma şansı var. İkisi de bu anlamda bir buluşmayı yaşıyorlar. Ben şahsen çağdaş dansın yaklaşımı da dengbejlik kültürüne yakın buluyorum, bu sebeple sağlam bir buluşma olacak” diyor.
Kawa Destanı’nın Mayıs sonunda seyirciyle buluşması planlanıyor.
Belgeselle ilgili Birgün'de çıkan haberin linki:
http://www.birgun.net/culture_index.php?news_code=1236258884&day=05&month=03&year=2009

4 Mart 2009 Çarşamba

Yeni belgesel filmimiz "Ölüm Elbisesi" ile ilgili Evrensel'de bir haber çıktı. Kültür sayfasında...
Andrej Wajda'nın anılarında okuduğum ve hiç unutmadığım bir sözü vardır; "Yaşlılık bir dağı tırmanmak gibidir," der ve ekler: "Siz tırmandıkça manzara güzelleşir, ancak artık nefes nefesesinizdir."

11 Şubat 2009 Çarşamba

Pandora’nın Kutusu’nun iki kız kardeşi


Derya Alabora ve Övül Avkıran ilk kez bir filmde bir araya geldi. Tiyatroda aynı sahneyi paylaşan iki oyuncu Yeşim Ustaoğlu’nun “Pandora’nın Kutusu” filminde iki kız kardeşi oynuyor. Filmdeki bütün kadınlar gibi onlar da mutsuz. Mutsuzluklarının nedeni ise terk edip giden bir baba ve orta sınıf hayatın gerçekleri ve gereklilikleri!


Müjde Arslan


Yeşim Ustaoğlu’nun “Pandora’nın Kutusu” filminde biri geleneksel diğeri özgürlükçü ama ikisi de mutsuz kız kardeşleri oynuyor; Derya Alabora ve Övül Avkıran. Bu, sinemadaki ilk beraberlikleri ve karakterleriyle kadınlık hallerine dair çok şey anlatıyorlar. Bu, Övül Avkıran’ın ilk sinema filmi. Derya Alabora ise “İz”den sonra ikinci kez Ustaoğlu’yla buluştu. Alabora ve Avkıran ile filmi ve filmdeki kadın hallerini konuştuk.
- Önce kim projeye dahil oldu? Beraber bir sinema filminde çalışmak nasıldı?
- Derya: Önce Övül girdi, sonra ben.
- Övül: Derya ile 5. Sokak Tiyatrosu’ndan beri, dokuz yıldır birlikte çalışıyoruz. Derya arayıp filmde birlikte oynayacağımızı söyledi, sonra Yeşim aradı. Çok heyecanlandım, hem benim ilk sinema filmim olacaktı, hem yine Derya ile oynayacaktım.
- Role hazırlık süreciniz nasıl geçti?
- Derya: Filme dahil olduğumda çekimlere çok kısa süre kalmıştı. Bu yüzden her sahnenin çekiminden önce biraz prova yaptık…
- Övül: Yeşim’le rol üstüne çok konuştuk, Güzin karakterinden ne beklediğini uzun uzun anlattı.
- İkiniz de ilk gençlik değil de daha olgun yaşlarınızda sinemaya dâhil oldunuz. Neden?
- Derya: İlk sinema filmim “Bir Kırık Bebek”te 29 yaşındaydım. Ali Poyrazoğlu Tiyatrosu’nda çalışıyordum, sinemayla çok ilgim yoktu, bunu da projeyi teklif ettikleri zaman fark ettim. Filmden sonra çok iyi olduğunu söylemişlerdi, çok şaşırmıştım. Çünkü sinemayla ilgili bir beklentim de yoktu.
- Övül: Sinema için birinin gelip siz sahnedeyken “Ben bu oyuncuyu istiyorum” demesi lazım. Bundan sonra da ne olur bilemem ama ben varoluşumu tiyatro üzerine kurdum.
- Aynı yönetmenle 14 yıl aradan sonra yine çalıştınız, neler değişmişti, sizde ve onda?
- Derya: Savunduğum bir şeydir bu; yeni tanıştığınız oyuncularla -tiyatroda da öyledir, sinemada da- biraz zor kaynaşılır, ilk filmler her zaman daha problemlidir. İyi performans için oyuncunun rahat olması lazım. Yeşim çok sakin çalışıyor, ne istediğini biliyor. O zaman da iş kolaylaşıyor. Yönetmenin sete hazırlıklı gelmesi de önemli, bazı yönetmenler sete gelip filmi orada kurarlar.
- Övül: Tiyatroda da öyledir. Bildiğiniz bir oyuncuyla yol kat ettiyseniz kendinizi, tiyatro dilinizi yeniden anlatmanız gerekmez.
Yeşim’le çalışırken çok rahat ettim, rolü, işi tarif etmesi, ne beklediğini anlatması netti. O zaman size onun beklentisini karşılamak kalıyor.
- Annenizi oynayan Fransız oyuncu Tsilla Chelton ile çalışmak nasıldı?
- Övül: Karşımda 60 yıldır oynayan bir oyuncu, 60 yıllık bir deneyim vardı. Çok kıymetli anlardı, o da kendi başına ayrı bir deneyimdi.
- Set süresince sizi en çok zorlayan ne oldu?
- Derya: Bende yükseklik korkusu vardır, yamaçta falan duramam ama filmi Karadeniz dağlarında çektik. Her yanı uçurumlu yollarda araba kullanırken gerçekten korktum.
- Övül: Derya o yollarda perişan oldu. (Gülüyor.)
- Film orta sınıf eleştirisi yapıyor, bireyleşme, yabancılaşma... Siz bu eleştiriyi nasıl sahiplendiniz?
- Övül: Ben aynı dönemde bir kadının varoluş hikâyesini anlatan “Oyunu Bozuyorum” oyununu oynuyordum. Biraz da kişisel olarak onunla örtüştürdüm galiba; filmdeki karakterler de kendi varoluşlarını kurmaya çalışıyor.
- Derya: Filmde bencillikler, kopukluklar, birbirinden ayrı hayatlar; aynı evde birbirine yabancılaşan insanlar, bu çağın getirdiği kopukluk çok belirgin.
- Filmdeki herkes bir şekilde anlaşılmak istiyor; en çok dillendirdikleri bu…
- Övül: Anlaşılma isteği var ama aslında herkes kendi yalnızlığını tercih ediyor, önce bir koza örülüyor, sonra da o iletişim kopukluğunun içinde herkes bir diğerinden durduğu yeri anlamasını istiyor. Anlaşmak zor oluyor tabii.
- Filmde kadın karakterler baskın; anne ve iki kızının hikâyesi ön planda… Kadınların içsel meselelerine, çelişkilerine bakıyor diyebilir miyiz?
- Derya: Bu filmdeki kadınların erkeklerden yana bir mutluluğu yok. Anneyi kocası terk ediyor, bu ailede travmaya neden oluyor. Bunun için benim canlandırdığım karakter de kocasıyla iyi olamıyor, bir yere gitmesin diye herkese yapışıyor, bu defa da bu yüzden terk ediliyor. Güzin de sürekli erkeklerde bir arayış içinde ve mutsuz.
- Erkeklere bir kızgınlık hali de var…
- Derya: Bu, erkek dünyasında yaşadığımız için böyle. Nereden bakarsan bak, güç hep erkeğin peşinde, fiziksel güç, toplumsal güç, çalışma hayatındaki güç… Erkekler köşeleri tutuyor. Kaç kadın, kocasına ya da çevresine başkaldırıp kendi hayatını yaşayabiliyor? Küba’ya gittiğim zaman çok şaşırdım, orada sevgilinin elini tutup evlendim, istediğin zaman da ayrıldım diyebiliyorsun. Bizde formaliteler uzun sürüyor, evlilikler mutsuzlukla sürüyor ve bakış açısı bu olduğu için bu kadar travma yaşanıyor. Türkiye toplumunda kadının tek başına yaşaması bir suç, namusuna da erkek bakıyor!
- Övül: Kadın bizatihi suçlu olarak görülüyor. Filmdeki kadınlar da erkeğin onları bırakmasıyla kendilerini mutsuz olmaya adıyorlar. Ben Güzin’in bu yapıyı mutsuz olmak üzerine kurduğunu düşünüyorum. Nesrin mutsuz olmak pahasına bu hayatı devam ettiriyor. Kendilerine bedel ödetiyorlar. Erkek kardeşleri de bu şekilde yaşayarak kendini yok ediyor.
Ağlarken güzel olunmaz!
- Oyunculukta kendinizi geliştirmek adına ne yapıyorsunuz?
- Övül: Her oyuncunun kendini yapılandırması, kendi süreci, eğitimi vardır. Yaş aldıkça iyi oyuncu olunurun yanıtını her gün biraz daha anlıyorum. Hayatı daha fazla deneyimliyorsunuz, gençken ne kadar yetenekli olursanız olun, oyunculuğunuz yaş aldıkça demleniyor, gerçekle ilişkisinin altı doluyor. Benim derdim oynama hali. Oyun ne, oyunculuk ne, bunun içinde neredeyim, gerçeklik, gerçekle-samimiyetle ilişki, bunların içinde dolanıyorum, bunları dert ediniyorum. Ama bir yandan da kurgulanmış, tasarlanmış olanla ilgileniyorum, sahnede ikisi aynı anda nasıl olabilir, buna kafa yoruyorum. Benim bir şansım var, yönetmen olarak da birçok oyuncudan besleniyorum. Kendi oynadığım zamanlarda dahasını, oynadığım meseleye daha ne kadar bir şey katabilirimi sorguluyorum.
- Derya: Oyunculuğun insanın kendiyle karşılaşmasının serüveni olduğunu düşünüyorum. Kendini tanımladıkça, kendini anladıkça, açtıkça oyuncu olmaya başlıyorsun. Çünkü kendini ne kadar iyi tanımlarsan karşındaki karakteri de o kadar iyi tanıyorsun. Ben birtakım yerlerde oyunculuk dersleri veriyorum, bu benim için de iyi oluyor; çünkü birilerine bir şeyi tarif ederken daha iyi anlıyorsun. Eric Morris isimli bir tiyatro kuramcısı, -Stanislavski yöntemiyle çalışıyor- oyuncunun bir metin eline geçtiği zaman yapay bir rol yerine kendi deneyimlerini hatırlamasında bir şeylerin eksik olduğunu söylüyor, ona göre insan; kendini ne kadar çözerse o karaktere girmesi o kadar kolay oluyor. Aşkla ilgili bir problemin varsa âşık karakterine girmen mümkün değil; çünkü o yüzleşmeyi yapmadığın zaman içten oynayamıyorsun. Bu insanın serüveninde de önemli bir şey, insanlar duygularından korkarlar çünkü…
- Övül: Bizim işimizde ego çok yüksek. Varoluşunuzda da bu çok önemli; sizi yiyip bitirir ama sizi saklayan da odur. Ne kadar egonuzun farkına varır, onunla barışırsanız yüzleşmeniz de o kadar sahici olur. O zaman her ne söylüyorsanız o, o kadar derinden ve sahici çıkar. Ama bunlar o kadar da kolay olmuyor.
- Derya: Türkiye’de bu biraz daha zor, biz diğer toplumlar gibi değiliz, biraz kapalı bir toplumuz. Bir Avrupalı sokakta bir sürü şey yapar, bizde ise herkes utanır. Ama bu kapalılık bir yandan da avantaj, çünkü eğer kendini açabilirsen sanatın her anlamında, oradan acayip bir şey çıkarırsın. Kapalılığın fışkırması, buna izin vermen gerekiyor.
- Bir oyuncu olarak en büyük korkunuz nedir?
- Derya: Bir oyuncu en çok becerememekten korkar. Bizim enstrümanımız kendimiz olduğumuz için bu yüzleşme çok önemli. Vücudumuzu ne kadar çok çalıştırırsak o kadar rahatlıyoruz. Bazen birlikte çalışırken yaptığımız bir egzersizde, hayatımızda o güne kadar hiç fark etmediğimiz bir şeyi yakalayabiliyoruz. Psikoloji seansları gibi bir şey bu, bir problemi çözdüğün zaman acayip bir enerji açığa çıkıyor.
- Övül: Ben oyuncu çalıştırırken şu lafı çok duymuşumdur: Çirkin olmayacağım değil mi? Sahnede çirkin olmak, bir şeyin sakil duruma düşmesi, başarısız kılınmak… Bunlar pek çok oyuncunun söylediği laflar…
- Derya: Bugün oyunculuk değişiyor. Dünyanın en güzel kadınlarından Charlize Theron “Cani” filminde fiziğini tamamen bozdu, bambaşka bir hale girdi ve Oskar aldı. Ortada bir başarı varsa kimse güzelliği umursamaz, ama ne zaman ki başarısız olunur, o zaman bu sorun edilir… Halbuki hiç önemi yoktur güzelliğin, ağlarken, kavga ederken güzel olan oyuncu yoktur.
İstanbul’da Bir Dava
- Peki, son dönemlerde neler yaptınız, nelerle meşgulsünüz?
- Derya: Ben geçen yaz bir Alman yönetmenle bir film daha yaptım, o da bir iki aya kadar çıkar. Türkiye ve Almanya’da geçiyor film, Almanya’da yaşayan bir Türk ailenin hikâyesi. Settar Tanrıöver ile oynadık, Almanya’dan da oyuncular katıldı. Üniversitede derslerim ve tiyatroda “İstanbul’da Bir Dava” ve “Ya Seni Rüyasında Bir Daha Hiç Görmezse” oyunlarım var.
- Övül: “Oyunu Bozuyorum” ve “Ashura” oyunları devam ediyor. “İstanbul’da Bir Dava” oyununda ben de oynuyorum. Mustafa Avkıran’la “Muhabir” isimli, yeni bir oyun yönetiyoruz. Bu oyunda Mehmet Ali Alabora oynayacak, şubatta Rotterdam’da prömiyer yapacak. l * Bu röportaj Cumhuriyet Dergi ekinin 25.01.2009 tarihli sayısında yayınlanmıştır.

10 Şubat 2009 Salı

Varla yok arasındayım

Varla yok arasındayım

Varla yok arasındayım
Hep, varla yok arasındaydım
Zaten.
Ben bilmedim ki niye teyelliyim, niye?
Varla yok arasında
Varla yok arasında
Elimde bir kırık testi
Nereye bırakayım!

Birhan Keskin

6 Şubat 2009 Cuma

Tov/Tohum kısa filminin çekimleri tamamlandı

Müjde Arslan'ın yazıp yönettiği "Tov/Tohum" adlı kısa filmin çekimleri Bayramtepe'de gerçekleşti.

Hikmet Karagöz'ün başrolde oynadığı filmin görüntü yönetmenliğini Erol Mintaş, sanat yönetmenliğini Zeynep Güzel yaptı. Filminin çekim ekibinde ayrıca Nuray Durmuş, Senem Tüzen, Veysel Çelik, Ali Köroğlu, Selman Köneş ve Kazım Taşkın yer aldı. Kırsaldan göç etmiş gecekondu semtlerinde yaşayan bir karı kocanın hikayesinin anlatıldığı film, feodal ilişkilerden gelen insanların büyük şehrin karmaşasında yer bulma arayışlarını anlatıyor. Yurdundan sürülmüş iki yaşlı karı koca tıpkı bir tohum gibi yeni bir toprakta yaşam bulmaya çalışırken, toprak ile makina arasinda kalırlar.Film ekibi, üç günlük çekimler sırasında mahalleliden büyük destek gördü. Film, Şubat ayı içerisinde yapılacak galası sonrasısında film festivallerine gönderilecek.
Arslan ayrıca sonbaharda çekimlerini Mardin'de gerçekleştirdiği "Kirasê Mirinê: Hewîtî" (Ölüm Elbisesi: Kumalık) adlı belgeselinin kurgusunu yapıyor. Film, kişisel bir hikayeden yola çıkarak Mardin'de kumalığı ve kadınlar üzerindeki etkilerini anlatıyor. Kürtçe ve Arapça olan belgesel, Türkçe ve İngilizce altyazılı olarak hazırlanıyor.