Belgeselle ilgili Birgün'de çıkan haberin linki:
http://www.birgun.net/culture_index.php?news_code=1236258884&day=05&month=03&year=2009
9 Mart 2009 Pazartesi
4 Mart 2009 Çarşamba
11 Şubat 2009 Çarşamba
Pandora’nın Kutusu’nun iki kız kardeşi

Derya Alabora ve Övül Avkıran ilk kez bir filmde bir araya geldi. Tiyatroda aynı sahneyi paylaşan iki oyuncu Yeşim Ustaoğlu’nun “Pandora’nın Kutusu” filminde iki kız kardeşi oynuyor. Filmdeki bütün kadınlar gibi onlar da mutsuz. Mutsuzluklarının nedeni ise terk edip giden bir baba ve orta sınıf hayatın gerçekleri ve gereklilikleri!
Müjde Arslan
Yeşim Ustaoğlu’nun “Pandora’nın Kutusu” filminde biri geleneksel diğeri özgürlükçü ama ikisi de mutsuz kız kardeşleri oynuyor; Derya Alabora ve Övül Avkıran. Bu, sinemadaki ilk beraberlikleri ve karakterleriyle kadınlık hallerine dair çok şey anlatıyorlar. Bu, Övül Avkıran’ın ilk sinema filmi. Derya Alabora ise “İz”den sonra ikinci kez Ustaoğlu’yla buluştu. Alabora ve Avkıran ile filmi ve filmdeki kadın hallerini konuştuk.
- Önce kim projeye dahil oldu? Beraber bir sinema filminde çalışmak nasıldı?
- Derya: Önce Övül girdi, sonra ben.
- Övül: Derya ile 5. Sokak Tiyatrosu’ndan beri, dokuz yıldır birlikte çalışıyoruz. Derya arayıp filmde birlikte oynayacağımızı söyledi, sonra Yeşim aradı. Çok heyecanlandım, hem benim ilk sinema filmim olacaktı, hem yine Derya ile oynayacaktım.
- Role hazırlık süreciniz nasıl geçti?
- Derya: Filme dahil olduğumda çekimlere çok kısa süre kalmıştı. Bu yüzden her sahnenin çekiminden önce biraz prova yaptık…
- Övül: Yeşim’le rol üstüne çok konuştuk, Güzin karakterinden ne beklediğini uzun uzun anlattı.
- İkiniz de ilk gençlik değil de daha olgun yaşlarınızda sinemaya dâhil oldunuz. Neden?
- Derya: İlk sinema filmim “Bir Kırık Bebek”te 29 yaşındaydım. Ali Poyrazoğlu Tiyatrosu’nda çalışıyordum, sinemayla çok ilgim yoktu, bunu da projeyi teklif ettikleri zaman fark ettim. Filmden sonra çok iyi olduğunu söylemişlerdi, çok şaşırmıştım. Çünkü sinemayla ilgili bir beklentim de yoktu.
- Övül: Sinema için birinin gelip siz sahnedeyken “Ben bu oyuncuyu istiyorum” demesi lazım. Bundan sonra da ne olur bilemem ama ben varoluşumu tiyatro üzerine kurdum.
- Aynı yönetmenle 14 yıl aradan sonra yine çalıştınız, neler değişmişti, sizde ve onda?
- Derya: Savunduğum bir şeydir bu; yeni tanıştığınız oyuncularla -tiyatroda da öyledir, sinemada da- biraz zor kaynaşılır, ilk filmler her zaman daha problemlidir. İyi performans için oyuncunun rahat olması lazım. Yeşim çok sakin çalışıyor, ne istediğini biliyor. O zaman da iş kolaylaşıyor. Yönetmenin sete hazırlıklı gelmesi de önemli, bazı yönetmenler sete gelip filmi orada kurarlar.
- Övül: Tiyatroda da öyledir. Bildiğiniz bir oyuncuyla yol kat ettiyseniz kendinizi, tiyatro dilinizi yeniden anlatmanız gerekmez.
Yeşim’le çalışırken çok rahat ettim, rolü, işi tarif etmesi, ne beklediğini anlatması netti. O zaman size onun beklentisini karşılamak kalıyor.
- Annenizi oynayan Fransız oyuncu Tsilla Chelton ile çalışmak nasıldı?
- Övül: Karşımda 60 yıldır oynayan bir oyuncu, 60 yıllık bir deneyim vardı. Çok kıymetli anlardı, o da kendi başına ayrı bir deneyimdi.
- Set süresince sizi en çok zorlayan ne oldu?
- Derya: Bende yükseklik korkusu vardır, yamaçta falan duramam ama filmi Karadeniz dağlarında çektik. Her yanı uçurumlu yollarda araba kullanırken gerçekten korktum.
- Övül: Derya o yollarda perişan oldu. (Gülüyor.)
- Film orta sınıf eleştirisi yapıyor, bireyleşme, yabancılaşma... Siz bu eleştiriyi nasıl sahiplendiniz?
- Övül: Ben aynı dönemde bir kadının varoluş hikâyesini anlatan “Oyunu Bozuyorum” oyununu oynuyordum. Biraz da kişisel olarak onunla örtüştürdüm galiba; filmdeki karakterler de kendi varoluşlarını kurmaya çalışıyor.
- Derya: Filmde bencillikler, kopukluklar, birbirinden ayrı hayatlar; aynı evde birbirine yabancılaşan insanlar, bu çağın getirdiği kopukluk çok belirgin.
- Filmdeki herkes bir şekilde anlaşılmak istiyor; en çok dillendirdikleri bu…
- Övül: Anlaşılma isteği var ama aslında herkes kendi yalnızlığını tercih ediyor, önce bir koza örülüyor, sonra da o iletişim kopukluğunun içinde herkes bir diğerinden durduğu yeri anlamasını istiyor. Anlaşmak zor oluyor tabii.
- Filmde kadın karakterler baskın; anne ve iki kızının hikâyesi ön planda… Kadınların içsel meselelerine, çelişkilerine bakıyor diyebilir miyiz?
- Derya: Bu filmdeki kadınların erkeklerden yana bir mutluluğu yok. Anneyi kocası terk ediyor, bu ailede travmaya neden oluyor. Bunun için benim canlandırdığım karakter de kocasıyla iyi olamıyor, bir yere gitmesin diye herkese yapışıyor, bu defa da bu yüzden terk ediliyor. Güzin de sürekli erkeklerde bir arayış içinde ve mutsuz.
- Erkeklere bir kızgınlık hali de var…
- Derya: Bu, erkek dünyasında yaşadığımız için böyle. Nereden bakarsan bak, güç hep erkeğin peşinde, fiziksel güç, toplumsal güç, çalışma hayatındaki güç… Erkekler köşeleri tutuyor. Kaç kadın, kocasına ya da çevresine başkaldırıp kendi hayatını yaşayabiliyor? Küba’ya gittiğim zaman çok şaşırdım, orada sevgilinin elini tutup evlendim, istediğin zaman da ayrıldım diyebiliyorsun. Bizde formaliteler uzun sürüyor, evlilikler mutsuzlukla sürüyor ve bakış açısı bu olduğu için bu kadar travma yaşanıyor. Türkiye toplumunda kadının tek başına yaşaması bir suç, namusuna da erkek bakıyor!
- Övül: Kadın bizatihi suçlu olarak görülüyor. Filmdeki kadınlar da erkeğin onları bırakmasıyla kendilerini mutsuz olmaya adıyorlar. Ben Güzin’in bu yapıyı mutsuz olmak üzerine kurduğunu düşünüyorum. Nesrin mutsuz olmak pahasına bu hayatı devam ettiriyor. Kendilerine bedel ödetiyorlar. Erkek kardeşleri de bu şekilde yaşayarak kendini yok ediyor.
Ağlarken güzel olunmaz!
- Oyunculukta kendinizi geliştirmek adına ne yapıyorsunuz?
- Övül: Her oyuncunun kendini yapılandırması, kendi süreci, eğitimi vardır. Yaş aldıkça iyi oyuncu olunurun yanıtını her gün biraz daha anlıyorum. Hayatı daha fazla deneyimliyorsunuz, gençken ne kadar yetenekli olursanız olun, oyunculuğunuz yaş aldıkça demleniyor, gerçekle ilişkisinin altı doluyor. Benim derdim oynama hali. Oyun ne, oyunculuk ne, bunun içinde neredeyim, gerçeklik, gerçekle-samimiyetle ilişki, bunların içinde dolanıyorum, bunları dert ediniyorum. Ama bir yandan da kurgulanmış, tasarlanmış olanla ilgileniyorum, sahnede ikisi aynı anda nasıl olabilir, buna kafa yoruyorum. Benim bir şansım var, yönetmen olarak da birçok oyuncudan besleniyorum. Kendi oynadığım zamanlarda dahasını, oynadığım meseleye daha ne kadar bir şey katabilirimi sorguluyorum.
- Derya: Oyunculuğun insanın kendiyle karşılaşmasının serüveni olduğunu düşünüyorum. Kendini tanımladıkça, kendini anladıkça, açtıkça oyuncu olmaya başlıyorsun. Çünkü kendini ne kadar iyi tanımlarsan karşındaki karakteri de o kadar iyi tanıyorsun. Ben birtakım yerlerde oyunculuk dersleri veriyorum, bu benim için de iyi oluyor; çünkü birilerine bir şeyi tarif ederken daha iyi anlıyorsun. Eric Morris isimli bir tiyatro kuramcısı, -Stanislavski yöntemiyle çalışıyor- oyuncunun bir metin eline geçtiği zaman yapay bir rol yerine kendi deneyimlerini hatırlamasında bir şeylerin eksik olduğunu söylüyor, ona göre insan; kendini ne kadar çözerse o karaktere girmesi o kadar kolay oluyor. Aşkla ilgili bir problemin varsa âşık karakterine girmen mümkün değil; çünkü o yüzleşmeyi yapmadığın zaman içten oynayamıyorsun. Bu insanın serüveninde de önemli bir şey, insanlar duygularından korkarlar çünkü…
- Övül: Bizim işimizde ego çok yüksek. Varoluşunuzda da bu çok önemli; sizi yiyip bitirir ama sizi saklayan da odur. Ne kadar egonuzun farkına varır, onunla barışırsanız yüzleşmeniz de o kadar sahici olur. O zaman her ne söylüyorsanız o, o kadar derinden ve sahici çıkar. Ama bunlar o kadar da kolay olmuyor.
- Derya: Türkiye’de bu biraz daha zor, biz diğer toplumlar gibi değiliz, biraz kapalı bir toplumuz. Bir Avrupalı sokakta bir sürü şey yapar, bizde ise herkes utanır. Ama bu kapalılık bir yandan da avantaj, çünkü eğer kendini açabilirsen sanatın her anlamında, oradan acayip bir şey çıkarırsın. Kapalılığın fışkırması, buna izin vermen gerekiyor.
- Bir oyuncu olarak en büyük korkunuz nedir?
- Derya: Bir oyuncu en çok becerememekten korkar. Bizim enstrümanımız kendimiz olduğumuz için bu yüzleşme çok önemli. Vücudumuzu ne kadar çok çalıştırırsak o kadar rahatlıyoruz. Bazen birlikte çalışırken yaptığımız bir egzersizde, hayatımızda o güne kadar hiç fark etmediğimiz bir şeyi yakalayabiliyoruz. Psikoloji seansları gibi bir şey bu, bir problemi çözdüğün zaman acayip bir enerji açığa çıkıyor.
- Övül: Ben oyuncu çalıştırırken şu lafı çok duymuşumdur: Çirkin olmayacağım değil mi? Sahnede çirkin olmak, bir şeyin sakil duruma düşmesi, başarısız kılınmak… Bunlar pek çok oyuncunun söylediği laflar…
- Derya: Bugün oyunculuk değişiyor. Dünyanın en güzel kadınlarından Charlize Theron “Cani” filminde fiziğini tamamen bozdu, bambaşka bir hale girdi ve Oskar aldı. Ortada bir başarı varsa kimse güzelliği umursamaz, ama ne zaman ki başarısız olunur, o zaman bu sorun edilir… Halbuki hiç önemi yoktur güzelliğin, ağlarken, kavga ederken güzel olan oyuncu yoktur.
İstanbul’da Bir Dava
- Peki, son dönemlerde neler yaptınız, nelerle meşgulsünüz?
- Derya: Ben geçen yaz bir Alman yönetmenle bir film daha yaptım, o da bir iki aya kadar çıkar. Türkiye ve Almanya’da geçiyor film, Almanya’da yaşayan bir Türk ailenin hikâyesi. Settar Tanrıöver ile oynadık, Almanya’dan da oyuncular katıldı. Üniversitede derslerim ve tiyatroda “İstanbul’da Bir Dava” ve “Ya Seni Rüyasında Bir Daha Hiç Görmezse” oyunlarım var.
- Övül: “Oyunu Bozuyorum” ve “Ashura” oyunları devam ediyor. “İstanbul’da Bir Dava” oyununda ben de oynuyorum. Mustafa Avkıran’la “Muhabir” isimli, yeni bir oyun yönetiyoruz. Bu oyunda Mehmet Ali Alabora oynayacak, şubatta Rotterdam’da prömiyer yapacak. l * Bu röportaj Cumhuriyet Dergi ekinin 25.01.2009 tarihli sayısında yayınlanmıştır.
10 Şubat 2009 Salı
Varla yok arasındayım
Varla yok arasındayım
Varla yok arasındayım
Hep, varla yok arasındaydım
Zaten.
Ben bilmedim ki niye teyelliyim, niye?
Varla yok arasında
Varla yok arasında
Elimde bir kırık testi
Nereye bırakayım!
Birhan Keskin
6 Şubat 2009 Cuma
Tov/Tohum kısa filminin çekimleri tamamlandı
Müjde Arslan'ın yazıp yönettiği "Tov/Tohum" adlı kısa filmin çekimleri Bayramtepe'de gerçekleşti.
Hikmet Karagöz'ün başrolde oynadığı filmin görüntü yönetmenliğini Erol Mintaş, sanat yönetmenliğini Zeynep Güzel yaptı. Filminin çekim ekibinde ayrıca Nuray Durmuş, Senem Tüzen, Veysel Çelik, Ali Köroğlu, Selman Köneş ve Kazım Taşkın yer aldı. Kırsaldan göç etmiş gecekondu semtlerinde yaşayan bir karı kocanın hikayesinin anlatıldığı film, feodal ilişkilerden gelen insanların büyük şehrin karmaşasında yer bulma arayışlarını anlatıyor. Yurdundan sürülmüş iki yaşlı karı koca tıpkı bir tohum gibi yeni bir toprakta yaşam bulmaya çalışırken, toprak ile makina arasinda kalırlar.Film ekibi, üç günlük çekimler sırasında mahalleliden büyük destek gördü. Film, Şubat ayı içerisinde yapılacak galası sonrasısında film festivallerine gönderilecek.
Arslan ayrıca sonbaharda çekimlerini Mardin'de gerçekleştirdiği "Kirasê Mirinê: Hewîtî" (Ölüm Elbisesi: Kumalık) adlı belgeselinin kurgusunu yapıyor. Film, kişisel bir hikayeden yola çıkarak Mardin'de kumalığı ve kadınlar üzerindeki etkilerini anlatıyor. Kürtçe ve Arapça olan belgesel, Türkçe ve İngilizce altyazılı olarak hazırlanıyor.
Hikmet Karagöz'ün başrolde oynadığı filmin görüntü yönetmenliğini Erol Mintaş, sanat yönetmenliğini Zeynep Güzel yaptı. Filminin çekim ekibinde ayrıca Nuray Durmuş, Senem Tüzen, Veysel Çelik, Ali Köroğlu, Selman Köneş ve Kazım Taşkın yer aldı. Kırsaldan göç etmiş gecekondu semtlerinde yaşayan bir karı kocanın hikayesinin anlatıldığı film, feodal ilişkilerden gelen insanların büyük şehrin karmaşasında yer bulma arayışlarını anlatıyor. Yurdundan sürülmüş iki yaşlı karı koca tıpkı bir tohum gibi yeni bir toprakta yaşam bulmaya çalışırken, toprak ile makina arasinda kalırlar.Film ekibi, üç günlük çekimler sırasında mahalleliden büyük destek gördü. Film, Şubat ayı içerisinde yapılacak galası sonrasısında film festivallerine gönderilecek.
Arslan ayrıca sonbaharda çekimlerini Mardin'de gerçekleştirdiği "Kirasê Mirinê: Hewîtî" (Ölüm Elbisesi: Kumalık) adlı belgeselinin kurgusunu yapıyor. Film, kişisel bir hikayeden yola çıkarak Mardin'de kumalığı ve kadınlar üzerindeki etkilerini anlatıyor. Kürtçe ve Arapça olan belgesel, Türkçe ve İngilizce altyazılı olarak hazırlanıyor.
23 Ocak 2009 Cuma
OYNAMAKTAN KORKUYORUM
Sessiz, derinden oynadı hep. Canlandırdığı karakterler belleğimize yerleşti ama vitrinlere ayağını bile atmadı. “Anayurt Oteli”nin Zebercet’i, “Ahh Belinda”nın Hulusi’si Macit Koper uzun zamandır ne bir filmde rol aldı ne de bir tiyatro oyununda sahneye çıktı. Şimdilerde Şehir Tiyatroları’nda iki oyun yöneten Koper, bu yıl Ankara Uluslararası Film Festivali’nde Aziz Nesin Emek Ödülü’yle onurlandırılıyor… Şimdilerde yine kendisiyle hesaplaşıyor, oynayacak mı, oynamayacak mı?MÜJDE ARSLAN
Macit Koper, önümüzdeki mart ayında 65 yaşına girip emekli olmaya hazırlanırken, 20. Ankara Uluslararası Film Festivali’nden Aziz Nesin Emek
Ödülü’yle onurlandırıldı. Koper, bu ödülün hem şaşkınlığını hem de sevincini yaşıyor; bunu az sayıda filmin oyuncusu ve senaristi olmasına bağlıyor. 12 Eylül darbesinden sonra şehir tiyatrolarından atılmasıyla sinemaya ağırlık verse de, Koper tiyatroda nefes alıyor. İstanbul Şehir Tiyatroları’nda bu sezon “Kırmızı Pazartesi” ve “Titanik Orkestrası” adında iki oyun sahneye koyan Koper, “Anayurt Oteli”ndeki Zebercet, “Ahh Belinda”daki Hulusi karakteriyle sinemada da ciddi bir hayran kitlesine sahip.Koper’le buluşup sinema, senaryo, oyunculukla geçen yıllarını ve gözükmediği yıllar içinde neler yaptığını konuştuk.
- Tiyatrodan sinema oyunculuğuna dönemeç noktası ne oldu?
- Yavuz Özkan bir gün, seni bir sinema setine götüreceğim, dedi. Atıf Yılmaz’ın Kemal Sunal’la çektiği “Köşeyi Dönen Adam” filminin setiydi. Meğerse o, o filmde oynayacakmış, oynamak istemiyormuş, rolü mü küçük bulmuş, beni götürdü Atıf Yılmaz’a, “Abi Macit oynasın,” dedi. O filmde oynadım, Atıf Yılmaz’la da öyle tanıştım, ondan sonra da darbe döneminde, 1402’lik sıkıyönetim maddesiyle tiyatrodan atıldık. Sonra dava açıldı, kazanıldı ve 1986’da döndüm. O dönemde ortalıkta kaldık. Sinema da biraz sığındığımız bir yer oldu. Bir elin parmakları kadar filmde oynadım. Ankara’nın ödülüne çok şaşırdım. Aziz Nesin Emek Ödülü vermişler. Bu ödülü benden önce alması gereken bir sürü insan var aslında. Nasıl bana sıra geldi çok şaşırdım, sevindim de tabii. Geçen gün Burçak Evren telefon açtı, bir de kitap yapılıyormuş.
- Gördüğünüz ilk tepkiyi hatırlıyor musunuz?
- Ben o filmde Halil adında bir çaycıyı oynuyorum, Kemal Sunal’a akıl veriyorum. Filmin ilk vizyona girdiği gün sinemaya gittim. En arkada bir yere gömülerek oturdum, sanki tanıyacaklarmış gibi. Filmin ortalarında bir yerde benim oynadığım karakterin kafası bir şeye bozuluyor ve “Amannnn, s….. et bu işleri bırakıyorum” deyip, elindekini atıp görüntüden çıkıyor… Sinemada bir alkış kopunca dışarıya çıktım, biri tanır, bir şey sorar diye. Böyle bir anım var.
- Daha çok filmde oynamış olmayı ister miydiniz?
- Herhalde isterdim. Şimdi biraz korkuyorum oyunculuk yapmaktan. Epeydir oyunculuk yapmıyorum ve herkes neden oyunculuk yapmıyorsunuz diye soruyor. Sebebi korku; çünkü tiyatroda yönetmenlik yapıyorum ve yönetmenliğim sırasında birtakım oyuncularla karşılaşıyorum ve onlardan bir şey istiyorum, rollerine, oyunun içeriğine yönelik oyuncu olarak onlardan daha fazlasını talep ediyorum. Şimdi bunları kendimden istemeye başlarsam ne olur diye düşünmeye ve korkmaya başladım. Nasıl söylesem, bir becerememe noktasına geldim kendi kendime. Henüz bunu ben de aşamadım. Orada bir yerde takıldım kaldım. Belki de birilerinin beni iteklemesi gerekiyor. Böyle hissediyorum.
- Bu yaşlarda sanatçılarda kendilerini aşmak noktasında vardıkları bir eşik olabilir mi? Bunu aşmak konusunda bir çözümünüz var mı?
- Ya herro ya merro deyip oynayabilirsiniz ama ben bunu yapmıyorum. 1 Mart’tan itibaren 65 yaşına basıyorum ve Şehir Tiyatrosu’ndan da emekli oluyorum. Bakalım ondan sonra ne olur.
- Senaryo yazmanızdaki milat nedir?
- İlk filmden sonra Atıf Bey’le bir ağabeyim ve dostum olarak, birlikte yemeklere gider, sinema üzerine konuşur olduk. O bana bir konu verdi, hikâyeyi oluşturdum, götürdüm, bunu yaz dedi. Senaryo nasıl yazılır bilmiyordum, daha önce yazmamıştım ama denedim ve Yılmaz yazdığım senaryonun kelimesi kelimesine aynısını çekti ve bana böyle bir yol açtı.
- Hangi filmdi?
- “Seni Seviyorum”. Türkan Şoray ve Cihan Ünal başrolü oynadı. Ondan sonra da çoğuna hayır dediğim bir sürü teklif almaya başladım. Yeşilçam’ın, insanın kendisini savunması gereken bir dönemiydi. Her türlü kötü işler yapılabilirdi. Para yoktu, para kazanmak için de her şey yapılıyordu, çok kötü işlere bulaşmadan kurtardık vaziyeti, galiba.
- İkiniz de meslek yaşamınızın en önemli filmine birlikte imza attınız. Ömer Kavur’la nasıl kesişti yollarınız?
- Ömer Kavur’la “Anayurt Oteli” filmiyle tanıştık. Beni oyuncu görüşmesine çağırdı. 20 isimden oluşan bir liste yapmış, 20. isim benim. Kaç kişiyle görüşüldü bilmiyorum ama ilk görüşmemizde Zebercet’in ben olduğumu söyledi. Bundan önce, Orhan Oğuz’la -ülkenin en iyi kameramanlarından biriydi- Yeşilçam’da arada bir girdiğimiz kahvede oturuyorduk. Bana Ömer Abi Anayurt Oteli’ni çekecek dedi. Kitabı okumuş ve çok sevmiştim, Zebercet ben olacağım, dedim. Onunla o görüşmeden sonra günler boyunca konuştuk. Hem o film süresi içinde hem de sonra birlikte yaptığımız çalışmalarda galiba birbirimizi kafa dengi bulduk. Atıf Yılmaz ve Ömer Kavur sinema içinde kalmama direnen kişilerdi. Ben tiyatroya kaçmak istiyordum, sinemayı ikinci iş olarak görüyordum, onlar kalmam için ısrarcı oldular. Ömer Kavur ölmeden önce bir filme başlayacaktı, senaryosunu birlikte yazdık. Adı “Kardeş”ti, ama ona başlayamadı. Ayrı analardan aynı babadan bir Kürt bir Türk kardeşin hikâyesi. Hayata
geçemedi. Şimdi duruyor, inanmış bir yönetmenin onu sahiplenmesi lazım.
- Yazdığınız senaryolar genellikle ödüller alan, iyi filmler oldular. Senaryoda kendinizi geliştirmek adına ne yaptınız?
- Bu ülkede senaryo okulu yok ama oyunculuk okulu var değil mi? Yine de bu ülkede bir şey oynanacaksa el yordamıyla oynanıyor. Kendi kendini yetiştirerek, bu konuda bir şeyler bilenleri sömürerek olur bu, yoksa okul tabii ki çok gerekli bir taban oluşturur ama bu kesinlikle yetmez. Sanatla ilgili hiçbir okul yeterli değildir ama bundan sonra sanatçı olacaksa, yönetmen, oyuncu, senarist ya da ne olunacaksa insanın kendi kendisini yetiştirmenin bir yolunu bulması gerekir. Ben becerebildiğim kadarıyla onu yaptım. Mutlaka bir şeyleri söküp almak, kendi kendini yetiştirmenin bir yolunu bulmak gerekiyor.
- Bu yolculukta politik bilincin etkisi nedir?
- Ben 68’liyim. İçinde olduğumuz her şey insanın ayaklarını yerden kesen bir baş dönmesi gibiydi. O dönemde hızla ve büyük bir açlıkla okuduklarımızı ne kadar anladık, ne kadar sindirebildik, bilemiyorum. O kadar çok şeyi, o kadar kısa zamanda okuduk ve tükettik ki; kafamız karıştı biraz. On yılda bir darbeyle karşılaşınca, öğrendiklerimizin sağlamasını yapma fırsatı da bulamadık. Apolitik sanat yoktur diye yola çıkmıştık, hâlâ öyle düşünüyorum, ben siyaset yapmıyorum diyen sanatçı, kendinden habersiz olduğu bir sanat yapıyordur. Fakat siyasetle sanatın birbirine çatılması konusunda çok bilgili ya da usta değildik galiba. 70’li ve 80’li yılların ertesi, ilerici siyasetten çok sanatın kendini muhasebeye aldığı yıllar oldu. Politik bilinç, bir dünya görüşünün, bir dünyayı değiştirme biçiminin ifadesidir. Bu da elbette sanatın görevleriyle yakından ilgilidir.
- 68’den bu yana solcular çocuklarına, onlardan sonra gelen kuşağa yeterince aktarım yapabildiler mi?
- Apolitik, politikaya bulaştırılmayan bir gençlik vardı 80 sonrasında, bunların etkileri hâlâ yaşanıyor, yaşanacak da. 12 Eylül’ün sonuçlarından biriydi bu apolitika. Ancak, şimdi yeşermeye başlayan, sorgulayan bir gençlik öne çıkmaya başladı, çıkacak. Apolitik, bilgisayarın başında büyüyen gençlik aynı bilgisayarı çok başka türlü kullanmaya başladı. Benim oğlum da bilgisayarın başında büyüdü. Şimdi Mimar Sinan tiyatro bölümünü bitirdi, Şehir Tiyatrosu’nun benim yönettiğim “Kırmızı Pazartesi” oyununda oynuyor. Ben şimdi düşünüyorum onu nasıl yetiştirdim diye, benimle çatır çatır siyaset konuşuyor. Apolitik falan değil kesinlikle. Annesinin babasının tiyatrocu olduğu, elini uzattığında istediği kitabı bulabileceği bir ortamda büyüdü. Kimse ona özellikle bir siyasi düşünce dayatmadı, fakat benim yaşadıklarımı gördü, arkadaşlarımızla konuşmalarımızı duydu ve ne olacağına kendisi karar verdi. Gençler bir sürü konuda kendi kendileriyle zıtlaşma halindeler ama bunları ortaya koyup konuşacakları, sanat, sinema haline getirecekleri bir ortam yok. Böyle bir Türkiye’de yaşamıyoruz ama 60 sonrasında böyle bir Türkiye’de yaşadık. Konuşun dendi, yanlış da doğru da konuşuldu, bugün kim konuşuyor? Konuşması serbest olan parti başkanları falan konuşuyor, parti içindeki adamlar bile konuşamıyor. Nasıl bir konuşan Türkiye bu, konuşan bir Türkiye yok, susturulmuş bir Türkiye var. 80’den sonra susturulmuş, bir türlü ağzını nasıl açacağını bilmeyen, nerede hangi lafı söyleyeceğini bilemeyen, ikilemde değil, dörtlemde, beşlemde yaşayan bir toplum bu. En çok da çok konuşulduğu yerde, anlamsızlığın altını çizen bir sessizlik var.
- Tüm sanat yaşamınızda en iyi hissettiğiniz yer neresi?
- Tiyatro yönetmenliği, kendimi en yetkin bulduğum o. Emeklilik meselesini aradan çıkardıktan sonra da korkuyu üstümden atıp oyunculuğa devam edeceğim. Tiyatrocuyum, sinema araya girdi, sinema öyle araya girilecek bir sanat dalı değil. Biraz sinema biraz tiyatro yaparım, hem oyuncu hem senarist olarak çalışırım derseniz epey zamanınızı alacak bir şey. Bunların ikisi de çok kıskanç meslekler, başka başka sanat dalları. Ben hep tiyatrocuyum dedim kendime, ama meğerse sinema beni çağırmış, içinde olmamı istemiş.
- Senaryosunu Hülya Koper’le birlikte yazdığınız “Son Cellat” filmi filmografinizdeki en zayıf film oldu. Nasıl gelişti yazım süreci?
- Ali Zebil yıllarca benden bir senaryo istedi. Dokuz yıl önce bize bir hapishanede dostunu ipe çekmek zorunda kalmış bir celladın hikâyesini verdi. Ali Zebil’in hayali Tarık Akan ile Kadir İnanır’ı bir filmde oynatmaktı. Kadir İnanır sekiz yıl sonra filmde oynamayı kabul etti, filmin kotarılmasında Ali Zebil’e de çok yardımcı oldu. Zebil yoksul bir yapımcıydı, bu filmi nasıl yapacağı tartışmalıydı. Film Şahin Gök’ün yönetmenliğinde yapılırken de vefat etti. Zaten yoksul olan film çok kısa zamanda çok büyük zorluklarla çekildi. En çok inandığım senaryolardan biriydi, 80 sonrası sıkıyönetimde geçen bir hikâye olarak yazdık. Güçlü bir hikâyeydi. Herhalde anlattığım nedenlerden dolayı istediğim türden bir film olmadı ve beni hayal kırıklığına uğrattı.
KUTU
DÜNDEN BUGÜNE SİNEMA VE TİYATRO....
- Geçen yıl 68’in 40. yılıydı. O yıllarda militan bir sinema, tiyatro vardı. Dünü bugünle kıyaslarken neyin yokluğunu hissediyorsunuz?
- Sanat alanında entelektüel tartışmalar yok. Olması gerekiyor ama yok. Sanatçılar kendi aralarında da olsa sanatla ilgili entelektüel tartışmalar yapmıyor. Bu sanatçılar entelektüel değil demek mi, hayır. Sinemada da tiyatroda da sanatçının sonuçta ortaya satması gereken bir ürün çıkacak. Bu ürünün seyirciyle karşı karşıya gelmesi için birtakım şeylerden arındırılmış olması gerekiyor, diye düşünüyorum. Tiyatronun, sinemanın görevi nedir diye konuşuyor muyuz, tartışıyor muyuz? Bunu engelleyen ne? Bugün önemli olan bir malı en iyi, en pahalı şekilde satabilmek; biz de sanatçılar olarak bunun peşindeyiz. Malımızı nasıl satabiliriz diye düşünmeye başlarsak, o malın içindeki her türlü sanatsal, politik kaygıları en aza indirgememiz gerekir.
Sinemada da tiyatroda da bir televizyon dizisi oyunculuğu diye bir şey var. Nedir bu? Her şey çok hızlı yapılıyor, oyunculuk da öyle yapılmak zorunda. İyi oyuncuların bile, zaman zaman kendi yeteneklerinin dışında, ne yaptıkları belli olmayan bir tavır içinde olduklarını görüyoruz. Hem o oyunculuğun alışkanlık haline gelmesinden; hem de izleyicinin oyuncuyu dizideki gibi görmek istemesinden, bu sinemaya da tiyatroya da yansıyor. Dolayısıyla her şey ucuzlamaya başlıyor. Tiyatroda gişeye giden seyirci bir diziden tanıdığı, bildiği kızın ya da oğlanın olduğu oyuna bilet alıyor. O olmadığı zaman oyuna gelmiyor.
Bir yerde “Uzak”, “Üç Maymun” yapılıyor, bir yandan “Recep İvedik”; bunlar arasında sinema ile sinema olmamak arasındaki kadar büyük bir fark var. Şimdi doğru dürüst sinema yapmak için televizyona hiç mi bulaşmamak gerekiyor, çare bu mudur? Hayır; namuslu olmak gerekiyor, sanatçı ahlakı denen bir şey var. Para kazanmayı anlarım, hepimizin paraya ihtiyacı var. Ben emekli oluyorum ve hâlâ kirada oturuyorum. Bir sürü oyun yönetip, oyunculuk yapıp, senaryo yazabilirsiniz ama para başka bir biçimde kazanılıyor. Bir zamana kadar filozoflar dünyayı açıklamaya çalıştılar, bir zamandan sonra artık felsefe, bence sanat felsefesi de dünyayı değiştirmeye yönelik olmalı. Dünyayı nasıl değiştiririz? Sinema, tiyatro nasıl değiştirilir, diye düşünüyoruz kendi kendimize belki, fakat buna daha ortaklaşabileceğimiz bir pota bulmamız gerekiyor.
Not: Bu röportaj, CUmhuriyet gazetesinin Dergi ekinde 18.01.2009 tarihinde yayınlandı.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)